Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

29 Kasım 2016 Salı

AĞZI ÇİÇEKLİ ADAM

Özlem Ekici
   Bugün sizlerle tiyatroya değinelim istedik. Tiyatro sevsem de gidebildiğim tiyatro oranı çok azdır. Buna rağmen tiyatro izlemenin yerine dinlemeyi –radyo tiyatrolarından bahsediyorum- daha çok icra ediyorum. Birkaç gün önce yine bir radyo tiyatrosuna daldığım bir günde bu güzel oyuna rastladım: Ağzı Çiçekli Adam. Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İtalyan yazar Luigi Pirandello’nun ölümcül bir hastalığa yakalanan bir adamın, hayatının bu karmaşık döneminden bir kesitini anlatan güzel bir oyun Ağzı Çiçekli Adam. Oyundan bahsetmeden önce az biraz tiyatrodan bahsedelim.

   Tiyatro, bir sahne sanatıdır. Bir sahnede, seyirciler önünde oyuncuların sergilenmesi amacıyla hazırlanmış gösterilerdir. Farklı bir şekilde duyguların ve olayların hareket (jest) ve konuşmalarla anlatılmasıdır. Müjdat Gezen’in deyişiyle tiyatro: insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır.

   Antik Çağ’dan bu yana gelen bir tarihçesi olan tiyatro ilk olarak dinsel bir tören olarak başlamıştır. O dönemlerde genellikle adına amfitiyatro denilen ve ülkemizde bunun oldukça iyi örneklerini görebileceğimiz alanlarda icra edilirdi. Buna göre tiyatro ilk dönemlerinde Yunan Mitolojisi ile iç içeydi diyebiliriz. Daha sonraları bu dinsel niteliğini yitirerek popüler bir eğlence kültürü olarak icra edilmeye başlamıştır. Bu döneme damgası vuranların başında William Shakespeare gelmektedir.


   Modern tiyatro diyebileceğimiz döneme damgasını vuran önemli isimlerden biri de sanırım Konstantin Stanislavski'dir. Oyunculuk kuramını geliştiren ve günümüzdeki oyunculardan kendilerini, canlandırdıkları karakterlerin yerlerine koymalarını ve bu şekilde seyirciye söz konusu duyguları vermelerini belirten kuramı tiyatroya yerleştirmiştir. 

   Tiyatro eserleri müziksiz: trajedi, komedi, drama ve müzikli: opera, operet, müzikal, pandomim, bale, revü, skeç, tuluat olmak üzere iki grupta incelenebilir. Bunların içinde pandomim sözsüz, düşünce ve duyguları müzik veya türlü eşyalar eşliğinde bazen dansla, bazen de gövde ve yüz hareketleriyle yansıtmayı hedefleyen oyun türü olmasıyla birlikte evrensel bir tiyatro dili sayılmaktadır. Boş bir vaktinizde pandomim örneklerini izlemeniz tavsiyeyle rica olunur. 

   “l uomo dal fiore in bocca” yani Ağzı Çiçekli Adam kaygı verici derecede olan bir yalnızlık temasını etkileyici cümlelerle işliyor. Bu oyunun en çok konuşulan ve beğenilen tiradını ve radyo tiyatrosundan dinleyebileceğiniz tam oyunu buraya bırakıyorum. Bol tiyatrolu, bol gülümsemeli günler.  

Tirad;


(Sessizlik)
Ölüm, garip, iğrenç, korkunç bir böcek olsa ve yoldan geçen birinin yakasına konsa. Siz de onu görseniz. Yolda durdurup: “Afedersiniz, müsaade eder misiniz? Yolunuzu kestim ama üzerinize ölüm konmuş” demez misiniz? Şöyle iki parmağınızı uzatıp onu fırlatıp atmaz mısınız? Ne mükemmel olurdu doğrusu…
(sessizlik)
Fakat ölüm bir böcek değil. Bu gelip geçenlerin arasında birçokları onu üzerlerinde taşıyorlar, ama görünmüyor. Onun için de korkusuz, rahat rahat dolaşıp, yarınki, yarından sonraki hayatlarını kuruyorlar. Örneğin ben.
(Ayağa kalkar)
Bakın, şurada bıyığımın altında, dudağımın üstünde pek hoş duran küçük çiçeği görüyor musunuz? Doktorlar buna ne diyorlar, biliyor musunuz? Oh! Çok hoş bir adı var. Karamela gibi tatlı bir ad: epitelyoma Söyleyin benimle beraber, siz de tadını duyacaksınız.
(Söyler)
“epitelyumyoma”. Çiçeklere takılan adlara da benziyor değil mi?
(Sessizlik)
Nedir bu biliyor musunuz? Ölüm.
Geçerken bu çiçeği dudağıma yapıştırıverdi. “Hatıram olsun” dedi. Arkasından da şunu ekledi “Beş altı aya kadar gelirim.”
(Sessizlik)
Şimdi söyleyin bana: Bu çiçek ağzımın içindeyken sakin, sessiz köşemde oturabilir miyim?
(Sessizlik)
Söylüyorum bunu karıma, soruyorum: “Nedir benden istediğin? Öpeyim mi seni yani?” “Evet, öp beni” diyor.
Geçen gün ne yaptı biliyor musunuz? Dudaklarını bir toplu iğne ile delik deşik etti, kanattı, sonra başımı iki elinin arasına alarak beni ağzımdan öptü. Benimle beraber ölmek istiyormuş.
(Sessizlik)
Salak!
(Birden, hırsla)
Herhalde evde oturacak değilim. Vitrinleri seyretmeliyim, tezgahtarların el çabukluğuna hayran olmalıyım.
Çünkü kafam bir an boş kalırsa çevremdeki bütün hayatı yok etmeyi düşünebilirim. Örneğin sizin gibi son trenini kaçırmış, hiç tanımadığım birini tabancamı çıkarıp şuracıkta öldürebilirim.
(güler)
Korkmayın böyle bir niyetim yok. Şaka yaptım.
(Sessizlik)
Bana bir iyilik yapın: Yarın sabah erkenden gideceğiniz o küçük köyün istasyonunda trenden indikten sonra evinize kadar yürüyün. Yolda üzerinde pırıl pırıl kırağı parlayan bir demet yeşilliği koparın, koparın ve sayın. Kaç tane ot koparmışsanız o kadar yaşayacak günüm var demektir.
(Sessizlik) Ama ne olur demet biraz kalın olsun. (Güler)

Oyun - Radyo Tiyatrosundan;






Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan





27 Kasım 2016 Pazar

Marquez’den Veda

Özlem Ekici


   Nobel ödüllü dünyaca ünlü yazar Gabriel Garcia Marquez 2014 yılında hayatını kaybetmişti. Marquez’in ailesine yakın kaynaklar, Marquez’in, Meksika’nın başkenti Meksiko’daki evinde 87 yaşında hayata veda ettiğini açıklamıştı.

    “Büyülü gerçekçilik” akımının en önemli isimlerinden olan Marquez, 31 Mart’ta hastaneye kaldırılmıştı. Ünlü yazara aşırı su kaybının yanı sıra akciğer ve idrar yolları iltihabı teşhisi konulmuş, antibiyotik tedavisinin ardından taburcu edilmişti. “Yüzyıllık Yalnızlık”, “Kolera Günlerinde Aşk”, “Kırmızı Pazartesi”, “Albaya Mektup Yazan Kimse Yok”, “Labirentteki General”, “Aşk ve Öbür Cinler” ve “Bir Kayıp Denizci” gibi unutulmaz eserlere imza atan Marquez, 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştür.


    Yaklaşık 30 yıldır Meksika’da yaşayan Marquez, yaşam öyküsünü anlattığı “Anlatmak için Yaşamak” adlı son eserini 2002’de yayımlamıştır. Marquez’in, 1967’de yayımlanan “Yüzyıllık Yalnızlık” adlı kült romanı 25’ten fazla dile çevrilmiştir. Yaşamını Edebiyata adayan koca çınar Marquez ölümünden kısa süre önce tüm insanlığa hediye gibi bıraktığı Veda Mektubunu sizlerle paylaşmak istedim.

Marquez'in Veda Mektubu

   “Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim.


   Gözyaşılarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim. Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkum ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde… Artık ölebilir miyim?




Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan


22 Kasım 2016 Salı

YERÇEKİMLİ KARANFİL

Özlem Ekici

Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde  
Oysaki seninle güzel olmak var  
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi  
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda  
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.  

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte  
Sen de bir başkasına  veriyorsun daha güzel  
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor  
Derken karanfil elden ele.  

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle  
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil  
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk  
Birleşiyoruz sessizce.  
  
                             
                                                        Edip CANSEVER  





NOT: Daha önceki bir yazımızda -Filmin Sonu Mu Başlangıcı Mı?- Edip abinin karanfili diyerek sözü edilen şiirimiz budur.


Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan


20 Kasım 2016 Pazar

Velhasıl Büyüdük

Özlem Ekici


  Büyüdük. 
      
  Her şey bozulmaya başladı. Bunu biz istemedik ama nedense bir yere çekildik, sürüklendik. 

  Büyüdük. O duvarlarda top oynayamamaya başladık. Koştururduk, en çok da terlerdik. Ama terli terli su içmeyi iyi bilirdik. Sitede büyüdüysek, apartmanlar arasında koşturduk. Sokaklarda büyüdüysek, caddelerde koşturmayı bildik. Her neresi olursa olsun, iyi koşturduk.

  O zamanlar küçüktük. Minik aşklarımız oldu. Onlara kendimizi ispatlamaya çalıştık. Gol attık, döndük baktık, gülüyor mu diye. Yakar top oynadık, ona havadan top attık, canı hiç bir zaman bitmesin diye. Canına can katmaya çalıştık. 

  Bazen fark ettiler, bazen etmediler. Biz elimizden geleni yaptık. Abilerimiz vardı hep, onlarla oynamaya çalıştık, maç yapabilmek için top aldık, sırf bizi de oynatsınlar diye. Çünkü onlar bizleri korudu. 

  O kadar çok koşturuyorduk ki, yorulduğumuz zaman, gidip birinci kattaki teyzelerden su isteyebiliyorduk. Çünkü biz öyle büyüdük. Büyüdük. 

  Korkarak büyüdük, top oynarken, caddelerde oynuyorduk. Topa sert vurduğumuz zaman etrafa iki-üç kere bakardık, topun nereye gittiğine değil, kaç tane araba gelebilir diye baktık. Ezilmekten her gün korktuk. Ama çok güzeldi, bize dikkatli olmayı öğretti.

  Eğer elindekine sert vurursan ve kontrol dışına çıkmasına izin verirsen, yakalayabilmen için çok uğraşman, yol gitmeyi ve ezilmekten korkmayı öğretti. 

  Küçüktük. 

  Bilemedik birçok şeyi, bilemediğimiz zaman büyüklerimize sorduk, mahalledeki ablamıza abimize sorduk, onlarda bilmiyorsa anne babalarımıza sorduk. Onlarda bilmiyorsa, asıl olay bize düşmüştü, açın kitapları, açın bacaklarınızı koşma zamanı çocuklar… 

  Artık öyle şeyler yok. Ne birinci kattaki teyzelerden su isteyebiliyoruz, ne de sokaklarda top oynayabiliyoruz. Büyük siteler de yaptılar, etrafını çitlerle ördüler, kimse çıkmasın, kimse girmesin, girmesin diye bekçiler yerleştirdiler sitelerin başlarına. Onlardan sorulur oldu her şey. Ben sevmedim bu işi. Kimse sevmedi. Anne babalar sevdi belki ama inanın ki ilerde sevmeyecekler. 

  Çocuklar kısıtlandı, evde eğitim gördüler. Ellerine verdiler telefonları, tabletleri, bir iki tuşa basarak öğrendiler. Ne kokladılar o tozlu kitap sayfalarını ne de raflara tırmandılar, boyunun yetemediği yerlerdeki kitapları okumak için. Kütüphane sessizliğinde oturamadılar, o sessizliğin içinde gerginleşemediler. Ama eminim çok arayacaklar, hem de çok. 

  İlk aşklar kalmadı, her şey teknolojiyle ölçülüyor, paranın değerine bakıyor. Eskiden öyle değildi, sende bir varsa yarısını yanındakine verirdin. İlk aşkın varsa hele, hepsini ona verirdin, şimdiyse herkes birbirinden kaçırıyor. Kalmadı ilk aşklar. Şimdi insanlar zıplayan toplar gibiler, nereye çarparsa o tarafa gidiyor. 

  Eğer küçükken, güzel arkadaşlıklar biriktirebildiyseniz, hala küçük kalmışsınız demektir ve bu en güzelidir. 

  O duvarlarda artık top oynanmıyor, çünkü o duvarları yıktılar. 

  Çünkü; büyüdük. 




Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan



14 Kasım 2016 Pazartesi

Sinemasever Levla'dan 1

Özlem Ekici
   Evet, doğru okudunuz. Vize haftam olmasına rağmen vizyonu bu bir haftada üç film izleyerek dağıttım.  

   Öncelikle  herkesin merakla beklemesini sağlayacak derecede şaşalı reklamlarla vizyona bomba gibi giren “İkimizin Yerine” filmini izledim. Büyük bir önyargıyla girmiştim bu filme, ancak şu an bu önyargıyı beslediğim için utanç duyuyorum. O anki önyargıdan bahsedecek olursak şöyle diyebilirim: eğer fragmanını izlediyseniz de göreceğiniz gibi öğretmen ve öğrenci arasındaki aşkı içerdiğini görebilirsiniz. Buna aldırmayın, aslında öyle bir şey olmadığını izleyince siz de göreceksiniz. Aman efendim, yılın aşk filmi öğretmen-öğrenci aşkı gibi bir ahlaksızlığı işleyecek kadar düştü mü bu toplum, bu nedir, nereye gidiyoruz biz vs. gibi birçok büyük laf ve önyargılarla zoraki girdim filme. Lakin dediğim gibi bu önyargılar için şu an utanç duyuyorum. Öyle bir aşk üzerine kurulu bir film değil. Eğer siz de böyle bir önyargıya sahipseniz, yanlış yoldasınız efendiler.   
 Filmden bahsedip izlemeyenler için mahvetmeyeceğim bu yazıyı. Ama şunu söylemeliyim ki Nejat İşler’in olduğu bir filmden daha fazlasını beklerdim. Yine beğenmedi, ne doymaz gözü varmış be!   O değil de Serenay’ın esmer hali kadar bir çirkinliğe nasıl aşık oldun Nejat abi ya!    Yeterince spoiler verdiğine inanan Levla’dan bu film için bu kadar.



   Gelelim ikinci filmimize “Doktor Strange”. Evet, ben bir Marvel filmine gittim. Uyumadan pür dikkat izlediğim ikinci Marvel filmim bu oldu.    Levla: ‘Birincisi tabi ki Deadpool!’ diyerekten saçlarını savurdu. Mistik filmlerin böyle güzel işlenmesini oldum olası seven ben, abartacağım , bu filme bayıldım. Tabi belki bu beğenmenin altında başroldeki Benedict Cumberbatch olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Marvel sevenler zaten sevecektir, sevmeyenler de beğenecektir diye düşündüğüm bir filmdi. Aynı zamanda üç boyutlu izlemek de ayrı bir zevkti. Gözlük üstüne gözlük nasıl göründüğümü düşünmeyerek, salon da iyi ki karanlıktı, içimi rahatlatıyorum ama olsun. Doktor Strange marvel ve mistisizm sevenler için kesinlikle izlenmesi gereken bir film diyerekten bu film hakkında söyleyeceklerimi sonlandırıyorum.


   Son izlediğim filme gelirsek vizyonda taptaze filmlerden “Benim Adım Feridun”. Başrolde Halil Sezai’yi görür görmez kesinlikle buna gitmeliyiz diyerek tutturmuştum. Gittik efendiler, umduğumuzu bulamadık gibi ama olsun. Hoş vakit geçirdik, güldük eğlendik. Halil abiden farklı bir film beklemiştim, malum İncir Reçeli’nin üzerine beklentimiz yüksekti. Ama ben umduğumu bulamadım efendim. Hani ağladığımız filmler Halil abi? Aslında bir yönden de bu rolde görmek beni mutlu etti. Hep ağlatmıyormuş, güldüren de bir adammış kendileri. Ama nolursa olsun yine bir duygusal roldeydi.   Sonuç olarak hem duygusal hem de güldüren biri olan Halil abi yine güzel bir yapıttaydı. Çağan Irmak filmi olduğunu da söylemeden geçmeyelim.  Kitabı okuyanlar filmi yetersiz bulabilirler ama kitapların filmleri genelde böyle oluyor bilirsiniz. Ayrılık üzerine bir filmin bu kadar eğlendirebilmesi de ayrı bir ironi.   



   Dolu dolu bir hafta geçirdim diyebilirim yani. Sinemasıydı, okuluydu, vizesiydi, gezmesiydi, alışverişiydi dersek bu hafta hem yorucu hem de güzeldi. Bu nacizane filmleri sizinle de paylaşmak istedim, çünkü gerçekten vizyon bu aralar dopdolu. Sinemaya gidin, eğlenin efendiler. Yine buralarda bir yerlerde görüşmek üzere hoş kalın. 




Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan


10 Kasım 2016 Perşembe

AĞLAYALIM ATAMIZA!!!

Özlem Ekici
   Yıl 1933. Aylardan Ekim. Türkiye’nin her yerinde Cumhuriyetin 10. yılı kutlanıyor. Sivas’ta da büyük bir tören var. Her taraf bayraklarla donatılmış. Marşlar söyleniyor, şiirler okunuyor..
Sivas’ın Sivrialan Köyünün Akçakışla nahiyesinden de aşıklar gelmiş. Bağlamalarını çalıyorlar, yanık türküler yakıyorlar. Aralarında biri var ki, o farklı. Sazı farklı, sözü farklı. Üstelik gözleri görmüyor. Cumhuriyet’in 10.Yılı için yazdığı destanı okuyor..

“Gazi Paşa Hazireti bir kişi
Ne kadar cesaret tuttu bu işi
Sarmıştı vatanı düşman ateşi
Esirgedi bizi ziyanımızdan ”

   Veysel Şatıroğlu’ydu bu destanı okuyan. Tanınan ismiyle Aşık Veysel’di. Sazı, sözü çok beğenilmişti. Sivas Belediye Başkanı ve ilin önde gelenleri o an karar verdi. Veysel Ankara’ya gitmeli, bu destanı mutlaka Mustafa Kemal’e okumalıydı. Aylar süren bir çalışma yapıldı. Heyet kuruldu. Yol için para toplandı.Ama Ankara uzun, ince bir yoldu.
Motorlu taşıt yoktu. Veysel, arkadaşı İbrahim Tutiş ile yola koyuldu.

   Ankara’nın yolları taştandı. Tabana kuvvet dediler. Cumhuriyet ve Mustafa Kemal aşkına. Günlerce yürüdüler. Patikaları, dereleri geçtiler. Dağları, tepeleri aştılar. Aylar sonra Ankara’ya varabildiler. Tarih 1 Nisan 1934 idi. Üstlerinde köylü kıyafetleri vardı. Altlarında potur. Ayaklarında çarık. Toz toprak içindeydiler. Sorup soruşturdular. "Gazi Mustafa Kemal’in huzuruna nasıl çıkabiliriz?"
Tam Kızılay’da vardılar ki, iki polis çıktı karşılarına.
"Nereye hemşerim?"
"Biz Sivas’tan geliyoruz, halk ozanıyız. Gazi’nin huzuruna çıkacağız."
"Olmaz."
"Neden olmaz? Atatürk’e bir destan yaptık. Ona okumak istiyoruz."
"Yasak hemşerim. Bu kıyafetle değil Gazi’nin huzuruna çıkmak, Kızılay da bile dolaşamazsınız. Yasak."
"Üç aydır yollardayız. İzin verin de geçelim."
"Kesin emir var. Yasak dedim size. Köyünüze geri dönün."

   Polisin dediği dedik, astığı kestikti. Gerçekten de o günlerde Ankara Kızılay’da böyle kıyafetlerle dolaşmak yasaktı. Yasağı Ankara Valisi Nevzat Tandoğan koymuştu. Kızılay yabancı devlet adamlarının ve turistlerin gezdiği bir bölgeydi. Üzerinde Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışır kıyafet olmayanlar giremezdi. Vali efendi "Hırpani kıyafetlileri sokmayın" demişti. Cumhuriyetin “Köylü Milletin Efendisidir” sloganı Ankara’da geçerli değildi. Aşık Veysel ve arkadaşı üzerilerindeki köylü kıyafetleri nedeniyle Kızılay’a sokulmamıştı.

   Üzgün ve kırgındılar. Arkadaşı İbrahim Veysel’e “Bari bir gazeteye gidelim, derdimizi anlatalım..Belki Gazi gazeteyi okur, bizi çağırtır” dedi. Soluğu Hakimiyet-i Milliye gazetesinin matbaasında aldılar. Dertlerini anlattılar. Veysel sazını çıkardı 10. Yıl Destanını okudu. Fotoğrafları çekildi. Ertesi gün 2 Nisan 1934 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde çıkan haber şöyleydi:

“Dün gazetemize Anadolu’nun saz şairlerinden biri geldi. Sivrialan köyünden olan bu yanık yüzlü adamın iki gözü de görmüyordu. Bu saz şairinin yeni yazdığı koşmalar, inkilabın halkın en görgüsüz tabakalarına kadar nasıl işlemiş, anlaşılmış ve sevilmiş olduğuna en büyük delildir.”

   Görgüsüz tabakadan Aşık Veysel Ankara’da uzun süre haber bekledi. Günlerce ne arayan, ne soran oldu. Çünkü Hakimiyet-i Milliye gazetesinde Veysel’in Atatürk ile görüşme isteğinden satır yoktu. Gazi’nin haberi bile olmadı. Sonunda paraları bitti. Boynu bükük Sivas’a döndüler. Ama ne cumhuriyete, ne de Mustafa Kemal’e inançlarını hiç yitirmediler.

   Aradan yıllar geçti. 1938 yılının başlarıydı. Atatürk Dolmabahçe’de İstanbul Radyosunu dinliyordu. Programda Aşık Veysel vardı. Çok etkilendi. “Bu ozanı bana getirin” dedi. Emir subayları hemen radyoya gittiler. İstanbul Radyosu Müdürü Mesut Cemil Bey’e Aşık Veysel’i sordular. Maalesef Veysel binadan çıkmıştı ve gittiği yer bilinmiyordu. Ertesi gün Veysel tekrar radyoya gitti. Radyo Müdürü Cemil Bey “Gazi seni görüp, dinlemek istedi ama bulamadık..Al bu mektubu yarın Dolmabahçe’ye git, seni Mustafa Kemal ile görüştürsünler” dedi. Veysel sabah erkenden arkadaşı İbrahim Tutiş ve mektupla birlikte soluğu Dolmabahçe Sarayı’nda aldı. Bu kez üstlerinde pantalon, ceket ve fötr şapka vardı.
Nöbetçi askere “Akşam Atatürk bizi aratmış, şimdi duyduk, geldik” dedi. İçeri aldılar. Kendilerini Yaver Şükrü Bey karşıladı. Şükrü bey mektubu açtı, okudu. “Gazi şu an çalışıyor, haber veremem..Siz adresinizi bırakın, müsait olduğunda sizi aldırırız” dedi. Saraydan üzgün ama umutlu döndüler. Yine günlerce haber beklediler. Ama yine ne arayan oldu, ne soran. Çünkü Mustafa Kemal rahatsızlanmıştı. Bir süre sonra da hayata gözlerini yumdu. Aşık Veysel yıllarca bu buluşmayı beklemişti. Nasip olmadı.

Anılarında bu olayı şöyle özetledi:
“Kulaklarımla Mustafa Kemal’in sesini işitmeyi candan arzu ettim ama kısmet olmadı”

Atatürk'ün ölümü üzerine söylediği ağıtı şöyle bırakıyorum buraya:



Âşık, ölüme giderken diyordu ki:
“Elden gelen bir şey yok; bu yola hepimiz uğrayacağız. Mümkün olsaydı, Atatürk’ü kurtarırlardı.”

Atatürk ile tanışamamak hayatı boyunca en büyük yarası olmuştu, Âşık Veysel'in.

Son olarak Âşık Veysel'in de dediği gibi;


AĞLAYALIM  ATATÜRK'E !!!



Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan



3 Kasım 2016 Perşembe

Kuş Ölür Sen Uçuşu Hatırla

Özlem Ekici

Kimvurduya gitti aşkımız, faili meçhul değilse nefsi müdafaadır…
Ellerimizdeki kelepçenin anahtarı sende
Kavgamızın tek seyircisi bu şehir
Tutunduğumuz tek dal içimizdeki isyandır.
Söyle sevgilim sen söyle,
Akan kanımızın hesabını kime soracağız?
Kim toplayacak gözyaşlarımızı?
Kim koyacak sevgiyi içimize?
Gittik gittik gittik
Acılara gittik
Keşkelere gittik
Ben sana sen bana gittik
Sonra öğrendik ki dünya yuvarlak,kaldık.
Sen bağıra bağıra ağlardın ben susardım
Sen duvarları yumruklardın duvarlarında ellerinin izleri kan içinde
Ben içime içime oyardım kendimi
Sen çimenlere yatıp uyuyakalırdın
Ben banklara tünemiş uykusuz
Sen ot içerdin duman kusardın geceye
Ben tek sigaralık ciğerimle öksürüklerde
Sen aşka inanmazdın, sen inanmazdın
Ben maviye inanırdım
Boynumdaki yorgun damarların mavisine
Beyaz dalgaları omuzlayan deniz mavisine
Denizin bittiği yerde başlayan göğün mavisine inanırdım
Bir de ensemdeki dövmeye inanırdım;
Kuş ölür sen uçuşu hatırla



Furuğ Ferruhzad         


Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan


1 Kasım 2016 Salı

Hayatta Ne Kadar Yaşıyoruz?

Özlem Ekici
   Hayatta bazen gerçekten yaşadığımızı bazen de yalnız hayatta olduğumuzu hissederiz. Acaba yaşamak nedir? Hayatta ne kadar yaşıyoruz ?

   Günlerimizin bazı saatleri canlı, bazıları ise cansız geçer. O halde canlı geçen saatleri canlı, cansız geçenleri ise cansız yapan nedir?

   Böyle bir soruya cevap vermekle gerçek hayatın ne demek olduğunu anlayabilir misiniz?

   Bir iş, bir vazife başardığım zaman, mesela bir makale yazdığım, resim yaptığım veya dairede çalıştığım sırada yaşadığımı hissediyorum. Sanat bana hayat veriyor. İlgi çekici bir roman, duygu dolu şiirler, resimler, opera parçaları, güzel binalar ve bilhassa köprüler sanatkarlık duygularımı harekete geçiriyor. Dağları, denizi, yıldızları gördüğüm zaman, bir bitki gibi sadece hayatta olmadığımı anlıyor yaşadığımı hissediyorum.

   Aşık olmak, arkadaş sevmek, yaşamaktır. Biriyle bir münakaşa yaparken, hoşsohbet kimselerle konuşurken yaşadığımı hissediyorum. Tehlikede olduğum, mesela yüksek bir dağa tırmandığım zaman yaşama duyum sadece hayatta olmak duygusunu yeniyor. Acı duyduğum zaman gerçekten yaşıyorum. Açık havada gezdiğim, denizde yüzdüğüm, güzel yerlerde yürüdüğüm zaman yaşadığımı hissediyorum. Açken lezzetli bir yemek yemek, sıcak bir günde susayınca kaynaktan buz gibi bir su içmek, açık havada geçen yorucu bir günden sonra uyumak, rüya görmek ve içten gelen kahkahalar savurmak yaşamaktır.

   Buna karşı, sıkıcı işlerle uğraşırken, mesela hesap yaparken, ticari mektuplara cevap verirken, tıraş olurken, giyinirken, alışveriş yaparken sadece hayatta olduğumu hissediyorum. Sıkıcı kimselerle konuşmak, her gün aynı yolları, binaları, odaları, eşyaları görmek yaşamak değildir. Bir şeye kızdığım veya biriyle kavga ettiğim zaman yaşamaktan uzaklaştığımı hissediyorum.

   Yapmayı sevdiğim veya sevmediğim şeyler, yaşamakla sadece hayatta olmanın farkını açıkça gösteriyor. Bununla beraber insan, canlılığını ve neşesini koruyarak, sıkıcı bir çevrede de yaşadığını hissedebilir. Bunun gibi, insan tıraş olurken şarkı söyleyebilir, giyinmekten ve bulaşık yıkmaktan zevk alabilir.

   Bir haftanın kaç saatini gerçekten yaşadığınızı hesaplarsanız bunun sadece tüm haftanın sadece dörtte biri olduğunu görürsünüz. Bu zamanı zevk verici bir işle uğraşmak, pazar gezintilerine çıkmak, lezzetli bir yemek yemek, güzel bir kitap okumak, tiyatro ve sinemaya gitmek ve arkadaşlarla konuşmakla geçirin.

   Yaşama hislerimiz, çevremizdekilerin yaşam hisleri ile kuvvetlenir.


Stuart Chese       









Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi