Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Nerelerde Bu Levla?

Özlem Ekici
Merhabalar, 
Uzun süredir sadece şiir yazarak devam ediyoruz. Çünkü şu sıralar sadece şiir yazacak ilhamı ve vakti bulabiliyorum. Peki neler yapıyorsun derseniz, şöyle bir açıklamaya başlayacağım.

   Öncelikle şu sıralar başka bir üniversitede okumak için çırpınıyorum. Yani tercihler, araştırmalar ve sorgulamalar özellikle de okuduğum üniversite ile bağlantımı koparma çabalarındayım. Neyse çok uzatmadan bu sıralar yoğunum ama blogumu da boş bırakmak istemiyorum ve vakit buldukça yazıyorum, yayınlıyorum. Bloglar dünyasında sevdiğim birçok blogu takip ediyorum, düşüncelerimi yorum bırakıyorum. Kitap okuduğum kadar blog okuduğum da doğrudur. Dahası sevdiğim kitapları bulduğum için sürekli bir kitap okuma hevesindeyim. Hatta öyle bir hal aldı ki günler bile kısa geliyor. Sanırım kitaplarım bittiğinde üzüleceğim. Bu arada yeni yeni goodreads isimli uygulamayı kullanmaya başladım. Çok uzattım. Neyse, bu yaz tatilinde beklediğim gibi verimli olamayacağımı fark ettiğim için yazıyorum sizlere.  Tercih sonuçlarından sonra bir yazı daha yazacağım elbette, bu arada birkaç şiir ile devam edeceğiz. 

  Şiir demişken artık şiirlerimi toplamaya başladım, ilerisi için. Öykülerimi bilenler bilir, halen yazıyorum. Kısa bir ara verdim bu aralar, beni mazur görün. Hayallerimin peşinden gitmekle uğraşıyorum, bu yeterli bir sebep bence. 

  Son olarak bol bol şiir okuyun, gezin, kitap okuyun, küçük bir çocuğa gülümseyin, blogunuza içinizi dökün, yazın, çizin ve bugünlerinizin kıymetini bilin. 

Hoş kalın...

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Döngüsel Yalnızlık

Özlem Ekici


Aynı utanca defalarca hizmet etmiş gibi,
Durmadan daha iyisini düşlemek,
Yazılmış bir şeylerin çizimi,
Ve düşmek.
Döngüsel yalnızlığın tarifi bu.
Duraksanan yerlerde, kütüğe kaydolmuş bir isteksizlikle,
Dilimi, dişlerimle bastırıp sustum.
İnsan, bazen bazı şeyleri anlatamıyor olduğu yerden çünkü.
Sesin buğulu bir taraflarından çekilmiş,
Günün hem doğumuna hem batımına denk gelmiş,
Çehresini rakımı yüksek bir kentten fırlatmış,
Büyük bir şehirden yakalamaya uğraşmış,
Durmadan ıslak bir mermere başını koyar gibi
Çürümesini istemediği cesedini yad eden benim.
İnsansı serüvenim bu.
Şah damarıma kadar sirayet eden bir şeyleri,
Olduğum her yerden tabanlarıma bakınca,
Stabilize ederek dindiriyorum.
-Toplumsal sorunlar, mağlup sayıldığım oylamalar ve enseme vuran gün ışıkları dahil-
Lakin belki,
Bükmekten başka bir işlevi de vardır şu boynun !
Ki her kıdeminde,
Asabi yolculuklarla, cama yaslanmış silüetin, garip kalabalıklar arasında esir olması engellenir.
Rejim dağılır ve sistem körelir.
Kendi, kentine yabancı nice kimse,
Birbirine ağır gelmez artık.
İnsan, insanın yorgunluğu olmaz.
Ve kimse yabancı kaldığı bir lisandan sorumlu tutulmaz.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

BİTİŞ

Özlem Ekici

Seyri değişmiş bir şehir,
Boğuk hem,
Hem kargaşa, hem kasvet ve daha birçoğuna mensup.
Şehir, bazen beni andırıyor bana.
Yüzümü döndüğüm her yer ayna dolu ve hüznüm sesime katık.
Ben, herhangi birisiyim herhangi biri için.
Öldüm olası bir yerde, herhangi bir sebepten, herhangi bir şekilde.
Herhangi bir çocuk oldum.
Durdum, koştum, durdum.
Koştuğum her yerden babama, durduğum her yerden anneme açılan bir pencerenin camlarını taşa tuttum.
Taşları yonttum, yaşa tuttum.
Bir şiire başladım burdan.
Sen, çok güzel bir önsöz olarak belirdin.
Sen zaten her yerde güzel durursun.
-herhangi birisi bile bilir bunu-
Baktın adın geçiyor mısranın tekinde, baktın olmuyor, baktım olmuyor yazmam artık zaten.
Ağırlığın kadar harfi boğazıma dizip, bir ton şiiri musallat edersin bana.
Belki kimsenin harcı değil bu ve hafriyat halen çok sermaye gerektiriyor,
Sen kötü kalpli bir insandan arınır, bir Meryem olursun.
Bir kitapta rezerve olur yerin, arka dörtlü beşlenir, geldik ve uyandık oluruz biz o zaman.
Eğik ve zemberek bir okunuşu olur sonra bu şiirin.
Okunduğu gibi olunmayan bir yerde,
Artık,
Ağzına alıp alıp durma yazılanı-çizileni, mesela diyalektik, mesela kısır döngü ve düşünmek için var bu geceler.
Belki yazmak yoruyor, belki ben ne yapacağımı bilmiyorum.
Belki bir şey yapılamaz, belki olmaz, belki tebessümü ülkeler arasında bölüşmek tüm mesela.
Belki dünden beridir aklıma gelen bir şey vardır.
Belki unuturum, belki hatırlamak istemem.
Yeni alınmış bir kolye gibi yeni yeni tavırlar takın.
Düşman olma hem !
Hem anımsa, okunmuş bir şiiri kaç üfleme sonunda un ufak edişini !
Bir kere de bu karşı taraftan taraf ol.
Bir de oradan bak buraya.
Unutma hem !
Aslında yalnızca yalnızız biz.
Ki bu yalnızlık da, kişinin kendisiyle konuşma sürecinden sayılacak illa.
-Konuya ilişkin-
Ben birkaç saattir yalnızım ve sen ne arıyorsun içimde ?
Dişlerimi aralayıp gülüyorum ve sen içime oturuyorsun.
Dokunuyorsun. 
Hem kalk!
Kalk, durduğun her yerden !
Hem başkasının mutluluğuyla mutsuz olunmaz, başka mutsuzluktan mutluluk türemez.
Türemez işte.
Bu ne türev, ne alışmışlık.
Bu sadece yutkunarak tükenmişlik..
Bu yutkuna yutkuna can veriş, yutkuna yutkuna bitiş..

11 Temmuz 2017 Salı

SABAHLARIN BİR ANLAMI OLSUN

Özlem Ekici

Vega ne demiş arkadaşlar:
 “Bu sabahların bir anlamı olmalı.”
Olmalı bir şeyler artık. Bulunduğumuz noktadan bir adım öteye gidemeyecek duruma geldik. Kaldı ki bu kötü durumdan kurtulmak için beklemek dışında hiçbir uğraş vermiyoruz. Kimse çabalamadan bir başarıya ulaşmaz. Başarı deyişimde bir problem yok. Yok çünkü zor bir durum ve kolay aşılamayacak bir dağ gibi. Tırmanmaya çalıştıkça gücünüz tükeniyor, ilerledikçe “dağın öteki yüzü”nü görmeye başlıyorsunuz. Gerilediğinizi hissediyorsunuz belki fakat öyle bir şey yok. Her çabalayış size bir şey katar ve sizi asla geriye atmaz.


7 Temmuz 2017 Cuma

BEN

Özlem Ekici
âcizliği bu kadar âşikârken 
başı kumda olanlar..
hey ! sen, siz, onlar..!
perdelerin arkasına gizlenenler !
ben sizi görüyorum

ama hiç anlamıyorum, anlayamıyorum
hiçbir zaman da anlayamayacağım;
çünkü ben,
anlamsızlıkları kalıba sokmak yerine
anlamları düşünüyorum sâde;
ve onları duyuyorum, görüyorum, hissediyorum..
çünkü ben; benim.


6 Temmuz 2017 Perşembe

NALÂN

Özlem Ekici

Merhaba Nalân... bu sen misin, 

Yoksa sen mi sandım; 
Biri çimdiklesin beni...
Şöyle ışığa gel de göreyim, 
Beni dümdüz eden, 
O yalandan da yalan gözlerini...

Merhaba Nalân...

Amortiden mi çıktın güzelim? 
Bak yine şapşal ettin bizi...
Oysa ne güzel unutmuştuk
Ve ne güzel sona ermişti, 
O gerzek pembe dizi! ..

1 Temmuz 2017 Cumartesi

KALEMDEN #34

Özlem Ekici
  Uzun bir zamanın ardından merhaba diyerek başlamak istiyorum kelimelerime, bundan sonra yaşayacağım her saniyeye de merhaba... Hayatın koşuşturması arasında uzun uzun kendimi dinleyecek,kelimelerle baş başa kalacak pek vakit bulamadım, bu yüzden de yazıya dökemediğim cümleler artık kafamda hareketli birer nesneye bile dönüşmüş olabilirler. Kendi kendime beynimde konuşuyor bile olabilirim. :) Size bir sır vereyim mi kendi kendine konuşana değil de kendi kendine konuşmayana deli denir zannımca çünkü o kişi yaptığı, söylediği hiçbir şeyi sonradan düşünmediği için doğruları ya da yanlışları arasındaki ayrımın çoğu zaman farkına varmayacaktır. Bu yüzden kendi kendinize konuşmak, saatlerde düşünmekten asla kaçınmayın...

      Kaybolan yıllarımın enkazları arasından gün yüzüne bakmaya çalıştığım günlerden birindeydim. Böyle günleri çok sık yaşamazdım çünkü hayatım bir amaçsızlıkla devam ediyordu. Yaşamak için yaşayan biri olmuştum çok zaman önce. Kaybettim ve kaybettiğim hiçbir şey için çaba göstermedim bu yüzden sadece ''hiç'' olarak sürdürüyorum yaşamımı. Bildiğim her şey çevremde ışık hızıyla değişiyor ve ben hiçbirine yetişemiyordum. Tanıdığım, hatıralarımın arasından gün yüzüne çıkmaya çalışan ne varsa hepsi birer yabancı halinde çevremde dolaşıyordu. Kaybolmuş şehrin anıları kalbimin tozlu raflarında gün ışığına muhtaç bir şekilde yaşıyordu. Artık bu şehre kimse uğramıyordu, mahallelerinde maç yapan çocuklar, kaldırımda oturan kadınlar, bağırarak sokak sokak dolaşan eskiciler, baloncular, simitçiler; hepsi sislerin ardından kayboluşa hükmetmişti. Tanımadığım bir terk edilmişlik sarmıştı çevreyi. Virane olmuş bir yaşanmışlık vardı etrafta, kış günlerine hakim olan sessizlik... Herkesin dilinde insanlık ölmüş cümleleri dolanırken hayata, kötülüklere umutsuzluklara inat yaşayan biriydim bir zamanlar. Sonra ne olduysa oldu işte; benden giden herkes hayatıma bir enkaz bırakarak gitti ve sonunda gördüğünüz bu enkaz yığını oluştu. Evet artık kırık dökük tuğlaların ardında gün ışığı görmeyi bekleyen bir enkaz yığınıyım. Böyle oldum belki de böyle oluşturuldum, hatırlamıyorum ama koskoca bir yaşanmışlığın izlerini taşıyorum her yanımda.

25 Haziran 2017 Pazar

ZAMAN GİRDABINDA ATALET

Özlem Ekici
   Kendi kendini büyüten dev bir girdabın içinde usul usul ilerliyorum. Yaşadığım bütün deneyimlerin ötesinde bambaşka dinamikleri olan bir gücün karşısında olduğumu hissediyorum. Karşılaştığım her ayrıntı yeni ve daha önce karşılaşmadığım türden. O denli başka ve kendine has ki başka deneyimlerimi anımsatmıyor bile. Yeni bir biçim aldığımı, omurgamdan ve etimden içeriye başka türden bir şeylerin doluştuğunu görüyorum. Sanırım kötü olan şu: her ayrıntı ruhumun derinliklerine dek anlaşılır ve bir o kadar da tanıdık. Daha önce yediğim bir yemek yahut içtiğim çok güzel bir şarabı hatırlatıyor. Hepsinden aynı oranda etkileniyorum. Çok yakın, tahmin edilmek üzere ve çok uzak ve asla tahmin edilemez olan bir girdabın içinde usul usul ilerliyorum. Korkmuyorum. Yaşıyor olmaktan daha kötü ve ürkütücü olamaz hiçbir deneyim. Ağlak bir haldeyim. Ama içimde coşkun pınarlar akıyor öte yandan. Islık çalan köy kızlarını görüyorum. Kısa süren anların içinde uzun çok uzun zamanlarda ilerliyorum. Şöyle bir şey okumuştum: ‘’zaman, düz bir çizgidir.’’ sanırım düz bir çizginin üzerinde ilerleyen milyarlarca anının içinde kendimi görmeyi diliyorum. Rüya olsa bunu bilirdim. Bu derin bir girdap. İlerledikçe büyüyen, başka hiçbir şeye benzemeyen ve sürekli değişen bir deneyim. Neresindeyim? Ne kadar süre burada kalmayı sürdürürüm, bilmiyorum. Geçen sene demişim: ”bir süre sonra uzaktan bakılan bir şeye dönüşüyor insan.” bakıyorum, yine aynı yerdeyim.

   Anlatmaya çalışmak yaşıyor olduğun duygunun ya da asıl gerçeğin ancak belli bir kısmını yansıtabilir. Hepimizin etrafında dolaşıp sonuca götüremediği en büyük açmaz da burasıdır. Bu çelişkili durum bize büyük bir açmaz veriyor. Bizler genel olarak benzer şeyler yaşayıp, benzer duygularla muhatap olduğumuz için de o açmazın içini aynı sonuçlarla dolduruyoruz. Sadece kimimiz yoğunluğunu farklı ölçülerde yaşıyor. O açmaz içini doldurmak için bize en çok da kendimizi yalnız hissettirdiğimiz anları gösteriyor. Benzer acı sonuçlar ve şanslıysak benzer aynı sevinçler. Anlatmak insanı bir çözüme götürmez. Ancak başkalarının çözümsüzlüğünü büyütür.

   Hayatın neresinden tutarsak tutalım muhakkak boşluklar ve cevabı zor sorular kalıyor. Önce boşlukları savuşturup sorulara cevaplar arıyoruz. Geriye kalan zamanın tamamında ise bunların doğruluğunu düşünüp duruyoruz. İnsanlara gidiyoruz çıkmazlar artınca. Ya da insanlara gel diyoruz. Yakın yahut uzak bu önemini yitirmeye başlıyor bir süreden sonra. Herkes kendi meşguliyetini uğraş edinmiş oluyor. Anlatmak yol almayınca susmak kalıyor geriye. Fakat her durumda muhatap değişmiyor. Yine siz kendinizle kalmaya, kendinizi yormaya başlıyorsunuz. Gitmek istiyorsunuz imkânınız olmuyor. Kalmak zaten hep var. O hiçbir koşulda kendini değiştirmiyor. Eylem oluşmayınca arada oluşan her durum önemi kaybediyor. Ortak bir yargı ya da kaçış sunuyorlar bize. Buna zaman diyorlar. Aslında meseleyi büyütmek zarar veriyor. Bunu kabul etmemiz gerektiğini söylemeye başlıyorlar. Belli bir çevrenin içinde kalmak, orada çok uzun zaman geçirmek veya o duruma alışmayı kadere dönüştürmek hepimizin ortak kaygısı olmaya başlıyor. Bunu fark ediyoruz. Bunu anlıyoruz. Gidilecek yerlerimizin yoksunlaşmasından ortaya çıkan bir çözümsüzlük bu. Kimseye anlatmamak, kimseyi görmemek gerekiyor belki de.

   Gözlerimin etrafından bir halka oluşuyor. Dünyanın etrafını çevreleyen yörünge gibi. Bana güzel şeylerden söz edin. Aklımı taşıyamıyorum.

   Güzel şeylerin olacağına olan inancımı ne zaman diri tutmaya çalışsam karşılaştığım manzara hep tam karşıtı oluyor. Bunun dengeyle ilgili olduğunu da düşünmüyorum. Kendi aramızda tartışınca genelde talihle ilgisinin olduğunu söylenir bana. Kötü şeyler yaşıyor olmak, çirkinlikle muhatap olmak neyle ilgili peki? Talihsizlik mi? emin değil. Bu durum o kadar çok fazla oluyor, o kadar kanıksanacak bir hal alıyor ki bunun tamamen kaderle ilgisinin bulunduğunu söyleyebilirim. Ya da biz yetinme konusunda yeterince iyi değiliz. Önümüzde olup biten her şey yetinelim, kabul edelim, itiraz etmeyelim diye mi var? Kimse ne olduğuyla ilgilenmez. Herkes sonuna bakar. Sonunda neyle kaldığındır asıl konu. Bizi incitip körelten asıl yer arada olup bitenlerdir aslında. Neden bunları konuşmuyor, bilmiyorum.

   Birçok şeyi gürültüyle, kargaşa yaratarak ve ortalığı gereksiz bir acıya bulayarak gerçekleştirdim. Neticesinde elde ettiğim her şey kaybediyor olduğum gerçeğini değiştirmedi. Bunu fark edip düzenlemeye çalışmam çok zamanımı aldım. Tam olarak düzelttiğimi söyleyemem fakat belli ölçüde yol aldığımı çok rahat söyleyebilirim. Şimdi her şeyi daha sessiz ve sezdirmeden yoluna koymaya çabalıyorum. Ortada kazanım ve eksiklik oluşacaksa bile bu daha sessiz ve sakin gerçekleşmeli. İlk seçenek benim kusurlarımı arttırmaktan öte bir şeyler vermedi bana.

   Sonunda her şey anlamını yitirince nerede ve ne şekilde başladığının hiçbir önemi kalmıyor. Yeterince iyimser biriyseniz ancak kendinizi avutacak sebepler buluyorsunuz. Birini sevmekten yahut savaştan ve yıkımlardan söz edebiliriz. Sonuç her durum için aynı neticeyi veriyor. Ayağa kalkmamız ve devam etmemiz gerektiğini söyler bize filmler. En iyi arkadaşınız size telkinler sıralayıp durur. Sonunda gider ama.  İçinizde kalan birkaç avuntu cümlesi dışında kimse kalmaz etrafta. Seviştiğiniz kadınlar ya da erkekler, kötülüğünü arzuladığınız herkes. Kimse kalmaz. Hepsi birer duvar yazısına dönüşürler. Oradadırlar ama aşınmışlardır duvarlarda. Bilirsiniz bunu. Aslında her şeyi ta en başından beri biliyorsunuzdur. Olayların sizi sürükleyeceği yeri kafanızda tasarlarsınız en başında. Ve ne olduğunu anlamadan orada buluverirsiniz kendinizi. Ben böyle anlarda hep annenim öleceği anı hayal etmeye çalışırım. Her şeyin anlamını yitirdiği noktada size acı verecek en büyük anı tahmin etmeye çalışırsınız. Tüyleriniz ürperir. Ağlamamak için zor tutarsınız kendinizi. Fakat ağlayamayacağınızı da bilirsiniz. Ölmek ve yaşıyor olmanın ayrıştığı temek noktanın duyularımız olmadığı biliyorum. Sadece nefes alıp, iyimser bir insan olmak da bunun bir ölçütü değildir. Bunu da bilirsiniz. Hayatın kör noktalarından kalınca hep en başa dönmeyi umut ettim. Gerçekleşmesi imkânsız bu istek bana sadece zaman kazandırdı. Bu duygunun içinde barınmak bana sadece zaman kazandırdı. Bir sonraki anlam yitikliğinde neler olabileceğini düşünmenin zamanı. İyimser şeylerin varlığına çok fazla inanmadığımdandır mı böyle kaba meselelerle uğraşıyor olmak? Bilmiyorum. Her şey anlamını yitirmeye başlayınca etrafınızda olup biten her şey birer kuşku aracına dönüşür. Siz de bile.


Sonuç olarak günün sonunda eve dönünce şu gerçeğin içine düşüyorum: giderek aşınan, aşındıkça ufalıp yok olan bir şeylere dönüşüyorum.

22 Haziran 2017 Perşembe

HASRET TÜRKÜSÜ

Özlem Ekici


Bekleme, ağlama, beni çağırma 
Tükendi dermanım gelemiyorum 
Bu dağlar harami, yollar ejderha 
Yitirdim yönleri bulamıyorum 

Ezel meclisinde divan kurmuşlar 
Çamurumu çile ile karmışlar 
Yazıp çizip ak alnıma vurmuşlar 
Hasret fermanımı silemiyorum 

Gündüzler, ağ atıp tuttular beni 
Geceler, zindana attılar beni 
Çağdaş şehirlerde sattılar beni 
Zincirlerden azat olamıyorum

Dilaver Cebeci

12 Haziran 2017 Pazartesi

Gözlerin İstanbul Oluyor Birden

Özlem Ekici

Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.

Akşamlardan, gecelerden, senden uzağım
Şiirlerim rüzgardır uzak dağlardan esen
Durgun sular gibi azalacağım
Bir gün, birdenbire çıkıp gelmesen.

Şarkılarla geleceksin, duygulu, ince
Yalnız gözlerime bak diyeceksin.
Ellerim usulca ellerine değince
Kaybolup gideceksin

Bir elim seni çizecek bütün pencerelere
Bir elim seni silecek.
Kalbim: Ebemkuşağı; günde bin kere
Senin için yeni baştan can kesilecek.

Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
Sonra seni kaybetmek hemen her yerde
Ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak
Yapayalnız kalmak iskelelerde.

Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.

Yavuz Bülent Bakiler

9 Haziran 2017 Cuma

Levlamsı Lirikler - Eskilerden Bir Demet

Özlem Ekici
 Bana ve benden içeriye sitemim;

  İki insan düşünün. Birbirlerine bir o kadar yakınken, bir o kadar da uzaklar. İsteseler birbirlerinin sesini duyabilirler. Ama birinin yüreği o kadar uzaklaşmış ki, ne kadar bağırsa da diğeri, duyuramıyor seni. Sesini duyuramayan benim işte. Her defasında, her bağırışta sesini duyuramayan benim. Bilmiyorum… İnsan ağzı kımıldamadan bağıramaz mı? Gözleriyle, yüreğiyle, düşünceleriyle. Denedim dostlarım. Denedim fakat duyuramadım sesimi. Duyuramadım feryad-ı figanlarımı. İçimin titreyişleri sesime yansıdı da yine de anlamadılar beni. Çünkü bazı şeyleri dil ile beyan etmek gerekmiş. Çünkü anladım ki karşımdaki bakıştan anlamıyormuş. Gerçi yüzüne bile bakmayan insana neyi nasıl anlatacaksın ki. Dönüp de anlatabileceğin bir Allah'ın var. Başka kimse anlamaz seni. 

  Sen şair bey, kalemi tutan sen iyi oku yazdıklarını şimdi. Sen korkağın tekisin. Ödlek herif! Ağzını açıp niye sevmedin diyemedin. Gözlerinin içine baka baka çatamadın kaşlarını. “Ben deneme tahtası mıyım?” diyemedin. “ Madem sevmiyordun o zaman niye yalan söyledin, kendi yalanlarına başkalarını da alet ettin.” diyemedin. Evet ağlak herif diyemedin hiçbir şey. Haklı olduğun halde ağzını açıp tek kelime edemedin. Canının yanması hoşuna mı gidiyor? dediler. “Evet.” dedin. “ Yaktığın kadar yanarsın merak etme.” diyemedin. Düşman gibi baktılar, aşık gibi baktın. “ İki gün önce gülerken şimdi derdin neydi de öldürdün bütün gülüşlerimizi.” diyemedin. İnsanlar ne ara bu kadar yalancı oldular. Bakışları, sözleri, özleri, sevgileri her şeyleri yalan olmuş. Sen şair bey, çıkıp “ Yalancısınız lan!” diye bağıramadın. Sustun hep. İçinde bağırdın ama onu da kimse duymadı zaten. İyi dinle kendini şair bey. Kendine kıydığın kadar kıymadın kimselere. Biraz sevdiğinden kıyamadın, biraz da zaten anlamayacaklar dedin içinden. Çünkü biliyorsun ki hissettiğin şeyleri söyleyemiyorsun hiçbir zaman. Açıyorsun Neşet Baba'yı, diyemediğin ne varsa o söylüyor senin yerine. Bakılmaz o gözden dökülen yaşa, bakmadılar. Neler geldi garip başa, hepsini yalnız sen yaşadın. Hasret kaldın bilmediğin bütün hislere. Bütün hislerini elinden aldılar, “ Durun ne yapıyorsunuz? ” diyemedin. Şimdi söyleyemediğim ne varsa bil artık benden içre olan; Yüreğin uzaksa bana, daha da gelmesin. Gelirse yok olur. Sesimi duymuyorsan daha da duyma, duyarsan sağır olursun. Doğrularınla dahi gelme artık, doğrularında yalan olmuş. Bakmıyorsan yüzüme bir daha hiç bakma, öyle bir çatarım ki kaşlarımı ömür boyu unutamazsın. Sevda dediğin şeyi oyuncak etmişsin ya, kır o oyuncağı. Çocuğuna kalmasın ki, yalancı nesil etmesin devam. Kırma sırası bende artık. Kalemim yüreğimin çekicidir, vesselam…
 

****************

  Bazen dertlerimi tanımadığım kişilere daha çok anlatırım. Sanki o tanımadığım kişiler derdin birazını almış da zaten bir daha dönmeyeceği için hafiflemişim gibi. Ama hafiflemiyor...

****************

 Çünkü o şiirleri doğuran yalnızlık şairleri öldürür. 

****************

 Birçok şiir yazılmıştır çay üzerine. Biz de şiir gibi insanların bizden gitmesi şerefine demleniriz. Fakat çay gibi bekledikçe soğuyor, bekledikçe acılaşıyoruz biz de. Bulutlara yüklediğim umut ve hüzünler ıslatmadan sokakları gelmeyeceksin değil mi yâr?

****************

Sana zaafım incinmiş bir karanfilden hallice şimdi.


Devam edecek, hadi eyvallah.

4 Haziran 2017 Pazar

ZAMANI DUYUMSADIĞIM BİR ATALET GECESİ

Özlem Ekici
   Bazı şeylerin düzelmesi için zamana ihtiyaç olduğu konuşulur, öğütlenir. Bu şaşmaz bir gerçek olarak karşımıza konulur. Yaşını başını almışlar bu meseleye bir de yaşantılarından bir örnekle katkıda bulunup fikirlerini güçlendirmeye çalışırlar. Akranlar daha argodurlar. Küfürler falan, terk edilme hikâyeleri, saçma sapan daha bir sürü örnekle zamanın insana iyi gelebileceğini söylerler. Bu gerçeğe derin bir bağlılık duymamızı beklerler. Kızıp söylenmek, itiraz falan etmek nafiledir. Herkes aynı dili, aynı söz birliğini kurup aynı gerçeğe inanınca söylenecek pek fazla bir şey kalmaz kimseye. Fakat herkes ufak da olsa bu, zamanın her şeye yanıt olabileceği gerçeğine karşı kuşku da besler. Bir eşikten sonra bu bir avuntu aracına bile dönüşür. Ki ben bu zamanla geçiyor olacak yalanına inanmıyorum. Birinin bizi dürtmesi, tokatlaması lazım. Burada söylenecek çok fazla bir şey de yok. Yanıma gelip bu konuda akıl danışanlara yukarıda yazdıklarımı söyleyip geçiştirmeyi çok iyi niyetli bulmuyorum. Bunu söyleyip bizi senelerdir kandırmayı sürdürüyorlar. Kimse inanıyor olduğu şeye kuşku duyulmasını hoş karşılamaz. Temel gerçek burada karşımıza çıkar.



   Zamanın insana iyi geliyor olduğu yalanı kimseye bir şey kazandırmadı. Kazandırmayacak da. Herkes yaptığını yapıp, onunla kalacak. İyiler iyilikleriyle. Kötülerse yalan dolanlarıyla. Sanat, din yahut felsefe burada bize yardımcı olmaz. Bize fayda sağlayacak tek gerçek yine biz olacağız. İyi ve kötü gerçekleşirken yanınızda birileri olacak. Uzak ya da yakın burada önemini bir kenara bırakıyor. Asıl mesele bunlar gerçekleşirken en az bir tane muhatap olacak. İşin işten geçtiği kısımdan bahsediyorum. Orası evinize, odanıza girip kapınızı örttüğünüzde başlıyor. Muhatap burada değişir artık. Pencere, perde, masada unuttuğunuz dün geceden kalma meyve posası, okumayı yarıda kestiğiniz kitaplar ve kirli elbiseleriniz. Hatta müzik. Ve listesini yapıp izlemeye üşendiğiniz filmler. Bütün bunlar duyumsama becerinizi hassaslaştırır. Artık orası kafanızın içi olmuştur. Orada her şey daha bağımsız ve özgürdür. Baktığınız her şey hareket alanı bulmuştur kafanızın bir yerlerinde. Onları bir yerlere sürükleyip bırakabilecek kudrete sahipsinizdir. Dayanak bulmayı aradığınızda kendinizle kalacaksınız. Zaman size orada yardımcı olmaz. Zaman orada bir gerece dönüşmüştür. Ve öyle kalmayı sürdürecektir.  

Sanırım bu da böyle bir yazı ve geceydi. Hoş kalın, buralarda bir yerlerde görüştük. 

30 Mayıs 2017 Salı

DAHA MI ÇOK KİTAP?

Özlem Ekici
  Uzun süredir buralarda yoktum, 2.üniversite peşine düştüğüm için haftaya önümde bir LYS kazanı olacak. LYS kazanında haşlandıktan sonra sizlerle daha fazla vakit geçireceğim. Blogumu boşladığımın farkındayım ve bunu telafi edeceğim. Bu arada okumayı yine bırakmadığım için gelip sizlerle okuduklarımı paylaşayım dedim. Çok uzun tutup sizleri sıkmamak için sadece bu geçtiğimiz haftalarda okuduklarımdan birkaç kelam edip alıntılar söyleyeceğim. 
İlk kitabımızla başlayalım. 

Böyle Buyurdu Zerdüşt

  Zerdüşt birçok konuda söz söylemiş. Başta bana ağır bir kitap gibi geldi ve yer yer sıkıldım. Özellikle konudan konuya atlaması beni boğmuştu. Ancak tüm bunlara rağmen okunması gerek. Dinsel açıdan da yargılamak pek doğru değil çünkü kitapta din dışında birçok konuya değinilmiş. Dönemimizi de göz önünde bulundurarak okunduğu takdirde ciddi anlamda ne kadar doğru söylemiş, denilebilecek bir kitap. Umduğumdan uzun sürmesini bir kenara bırakırsak Nietzsche'yi anlamak ve yargılamak için çok güzel bir kitap. Okuyarak onu ve onun felsefesini tam olarak anlayabilirsiniz. Benim için özel bir yeri olacak bir eserdi.

Tanrı'nın Unutulan Çocukları

  Kesinlikle böyle bir son beklemiyordum diyebilirim. Beklentim çok yüksekti ve biraz hayal kırıklığına uğradım. Kitaptaki dostluk çok iyiydi ama bazı kısımları gereksizce çok uzatılmıştı. Yer yer akıcılığını kaybetmesi ve sıkıcılaşması sanırım bu yüzdendir.
Genel olarak okunmaya değer bir eser olduğunu söylemeliyim. Çocukluktan gençliğe geçişte yaşanılan bir olayın tüm çocuksu duygu ve davranışlara rağmen yorumlanması takdir edilesi derecede başarılıydı. Keşke daha erken yaşlarımda okusaydım dediğim bir eser oldu. Kesinlikle bu kitabı hayatınızda bir kez olsun okumalısınız. Levla'dan tavsiyedir.

Bonus: 1984

  Lise yıllarımda bir hocamın tavsiyesi üzerine okumuştum ve şimdilerde tekrar okumayı düşündüğüm bir kitaptır. Tam olarak şu sıralar ülkemizin dönemine ne kadar uyuyor dediğim bir kitap. Bana göre diktatörlüğü ve iktidarın kendi çıkarları için yapabileceklerini en iyi anlatan kitaplardandır. Herkesin okuması gereken bir kitap. 
  Kitaba gelirsek Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya yaşanan savaşlar sonucu üçe bölünmüş ülkelerdir. Despot lider Big Brother' in yönettiği Okyanusya, yasaklar ve korkularla sindirilmiş bir ülkedir. Sorgulamak, düşünmek, aşık olmak, yakın arkadaşlık kurmak vb sistemin istemediği ve yasakladığı şeylerdir. Bunları yapanlar Düşünce polisi adı verilen polis tarafından yakalanmaktadır. Buna benzer beni okurken karanlık bir dünyada yaşadığımı hissettiren olaylar vardı. 
 Mutlaka okunmalı diyerekten incelememi bitiriyorum. Keyifli okumalar.

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Rüzgar estiğinde uyuyabilir misin?

Özlem Ekici

  Çok yakışıklı genç bir adam Amerika'nın batısındaki bir çiftliğe iş başvurusunda bulunmuştu. Çiftliğin sahibi ona özelliklerini sorduğunda genç adam kendine güvenen bir edayla şöyle cevap vermişti: 

" Rüzgar estiğinde dahi uyuyabilirim"


  Bu söz yaşlı çiftlik sahibinin kafasını çok karıştırmıştı, fakat bu zeki genç adamdan da çok hoşlanmıştı bu yüzden onu işe aldı. 

  Birkaç gün sonra yaşlı çiftlik sahibi ile karısı gece yarısı çok sert ve şiddetli bir rüzgarla uykularından fırladılar. 

  Bir sorun çıkma ihtimaline karşı her yeri kontrol etmeye başladılar. Pencere ve kapıdaki kepenklerin sıkıca kapatılıp kancalarının yerlerine takıldığını gördüler. 

  Kalın ağaç kütükleri ise sıra sıra şöminenin yanına dizilmişti. Tarım araçları güvenli bir şekilde hangara yerleştirilmişti. Traktör garajdaydı. Ahırın kapısı düzgün bir şekilde kapatılmış ve kilitlenmişti. 

  Hatta içerideki tüm hayvanlar oldukça sakindiler . Genç adam hemen ilerdeki kulübesinde huzurlu bir şekilde uyuyordu. 

  İşte o anda yaşlı çiftlik sahibi genç adamın o gün ona ne demek istediğini anlamıştı. 

"Rüzgar eserken dahi uyuyabilirim" 

  Çünkü genç adam fırtınasız güzel günlerde herhangi bir gün şiddetli bir fırtına ile çiftlikteki herşeylerini kaybedebileceklerini düşünerek işlerini o kadar bağlılıkla ve düzgün bir şekilde yapmıştı ki , en sert , en şiddetli fırtına dahi esse yatağında huzurla uyuyabilirdi. 

Kathleen Pinto

12 Mayıs 2017 Cuma

Bi' POPÜLER KİTAP DAHA!

Özlem Ekici
   Merhabalar,  uzun zamandır buraya kitap incelemesi koymadığımı fark ettim. En son zamanlarda okuduğum bir popüler romandan bahsetmek istedim ve geldim, yazdım size. 



Adını duymadıysanız bile şimdi duyacaksınız: Benimle Asla Tanışamayacaksın. Buralardan yani bloglardan tanıştığım ve kısa sürede çok yakın dostum olan Bir Kısanın Günlüğü adlı blogun sahibi İlknur yani canım kuzum elinde görüp merak ederek almıştım. Son zaman romanlarını pek okumasam da bunu okudum ve sevdim. Evet, sevdim. Yalınlığını, üslubunu, hikayesini... Yazar Leah Thomas, adını bu kitapla duydum. Zaten yazarın ilk kitabıymış. Öncelikle adet olduğu üzere arka kapak tanıtımı ile başlayalım. Şunlar yazıyor idi:


"Ollie ve Moritz... Onlar bizden çok farklılar. Hayal bile edemeyeceğiniz özellikleri olan bu iki yakın arkadaşın buluşması imkânsız. Çünkü Ollie'nin elektriğe olan alerjisi hayatını tehdit ediyor, Moritz'in zayıf kalbi de bir pil sayesinde atıyor. Bir araya gelmeleriyse ikisinden birinin ölümüne neden olacak.


En karanlık zamanlarında birbirlerine yazdıkları mektuplarla hayatı, hissetmeyi ve sevmeyi öğrenen Ollie ve Moritz için tüm dengeler ortak geçmişlerinin açığa çıkmasıyla değişiyor.Acaba arkadaşlıkları bu değişimi kaldırabilecek kadar güçlü mü?"

  Kendi yorumuma gelecek olursak şöyle ki ilk kitap olmanın acemiliği var evet ama her ne olursa olsun ana fikir gerçekten çok güzel. Ollie ve Mo'nun mektuplarıyla ilerleyeyen bir kitap. Sonlara doğru bilim-kurgu yönü ağır basıyor. Fazlasıyla akıcı ve günlük bir dil kullanılmış. İki çocuğun tüm eksikliklerine ve tuhaflıklarına rağmen birbirlerine bağlanmaları ve anlattıkları hikayeler kesinlikle okunmaya değer. Başucu kitaplarımdan biri olduğunu söylemeliyim. Okumanızı tavsiye ederim dememe gerek yok herhalde. Benim ilerde çocuklarıma mutlaka okutacağım kitaplardan oldu. Hayatta eksikliklerimize daha çok dikkat ettirdi bende, sanırım onların yerine kendimi koydum. Tabi bu düşünce sonlara doğru yok oldu çünkü kitabın sonunda beklemediğiniz bir şeyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Yazar keşke böyle bir son yapmasaydı dedim aslında ama her şeye rağmen güzeldi. Bir güzel alıntı ile bitirelim. 

"Bazı insanlar bazı parçaları olmadan doğar."

Bol okumalı günler. 

6 Mayıs 2017 Cumartesi

GECEDE BİR ATALET VAR İMİŞ

Özlem Ekici
Söyleyeceklerim kadar, söyleyemeyeceklerimin olmasından nefret etmişimdir hep. Sonra nefret ettiklerimden kurtulmak istercesine insanlara bir sinyal olarak yazmakta bulmuşumdur çareyi. Uyumuyorsam, geceyle gündüzü yer değiştirmişsem ne dünya düzenine karşı geldiğimdendir ne de hasta ruhumun geceye direnmesinden. Gecenin bir vakti olmuş ve benim gözlerim açıksa, atmışsam kendimi sokak köpeklerinin hükmüne geçmiş sokaklara, sokak lambalarının ışıklarından kaçmak için zikzaklar çiziyorsam eğer kendimi özlediğimdendir.     
  Gün ışığının aydınlattığı ve insanoğlunun aktığı sokaklar birer tiyatro sahnesidir. Ne kadar parçası olmak istemesen de katılmak zorunda olduğun bir oyun var dev spotun altında, herkesle beraber oynamak zorunda olduğun. İninden çıkınca başlıyorsun istenileni vermeye, oynamaya. Kafandaki sorular, aklını karıştıran belirsizlikler, özlediğin adamlar, kadınlar. Hiç birini belli etmeden gülümseyeceksin. İlk kuralın bu. Eğer bir sokağın ortasında başlarsan kafandaki soruları düşünmeye, suratın bir asılırsa, kaşların çatılırsa hemen sana çevrilir bakışlar. Oynayamıyorsun rolünü. Kendine gel hemen dercesine delici bakışlar hissedersin. Hele bir de özlersen, ağlarsan, küçümser bakışlar altında ezilirsin. Pestile döndürürler adamı hiç vakit kaybetmeden. Yaftalar suratının ortasında patlar bir bir. Güçsüz, gurursuz, aşağı, basit, rezil bir insan olup çıkarsın. Gün ışığında karışırken insan nehrine bedenin, kendin olamazsın. O kadar çok insan içinde varlığın, bir nehirdeki damladan farksızdır. Ne yokluğun nehre zarar verir, ne varlığın nehre değer katar ama kirli gözükürsen göze batarsın. O yüzden savrulup giderken, kendi bile olamamış bir damlacık olursun. Kaybolursun.
  Gece yarısını gösterdiğinde saatler, perde kapanıp, oyuncular kulislerine çekildiğinde, insan nehri kuruduğunda, caddeler çıplak kaldığında, sokak köpeklerinin ayak sesleri duyulur hale geldiğinde başlar mutlak gerçek. Çık sokağa. Yürü. Özgür hissedeceksin. Gerçek olan ne varsa işte şimdi dışarıda. Şarapçılar tutmuş köşeleri, hırsızlar kapıların önünde, evsizler kuytularda ve köpekler caddelerin ortasında. Kötü onlar deme. Kötülük belirsizdir. Dayatmadır insana. Kötü bile olsa tüm bunlar bil ki gerçektir ve en kötü gerçek, en iyi yalandan iyidir. Geceleri bilirsin sokaktaki kötüleri, gardını alırsın. Binlerce insanın gülümsediği bir günde kötüyü bilemez gardını alçak tutarsın. Gece bilinenin aksine gündüzden daha az tehlikelidir. Gece kendin olursun. Aklındaki tüm soruları, belirsizlikleri düşünebilirsin istediğin gibi. Özleyebilirsin, aşık olduğunu söyleyebilirsin, acı çekiyorsan ağlarsın özgürce. Ne bakışlar vardır bedenini delip geçecek, ne yaftalar vardır seni alçaltacak. Kendin olursun. İnsan nehrinin kurumuş yataklarında akarsın istediğin gibi. Senindir tüm o caddeler. Nehre karışan bir damla değil nehrin kendisi olursun. Kendin olursun.     
  Saat gecenin bir yarısı olmuşsa ve ben uyumamakta ısrarlıysam kendimi özlediğimdendir. Gece, mutlak gerçektir. 

Bu da böyle bir yazıydı, nihayet son. Hoş kalın.

4 Mayıs 2017 Perşembe

SOLUYAN DENİZ

Özlem Ekici

Bir çığlık düştü karanlıklardan
Issız denize

Ses beton gibi buz tutuyordu
Bir takım gölgeler gidip geliyordu
Ay ışıkları gidip geliyordu
Deniz yaralı bir tay gibi soluyordu.

Kim bizi çeken ayaklarımızdan
Suyun yumuşaklığına
Yerin katılığına
Göğün karanlığına.

Bir göz bizi denetliyor - bu muhakkak
Bir çığlık boğuluyor denizde - bunu iyi duyuyoruz
Bir ışık kesiyor karanlığı bir ustura ağzında
Bilmediğimizi anlıyoruz
Görmediğimizi seziyoruz

Yeni bir çağa çıkıyoruz saçlarımızdan.

Adil Erdem Bayazıt


3 Mayıs 2017 Çarşamba

1000KİTAP BİNLERCE KİTAP!

Özlem Ekici
  Bugün sizlere severek kullandığım bir güzel siteden bahsedeceğim: 1000kitap.com  
Okurların ve kitapseverlerin kullandığı bir siteyken son zamanlarda gittikçe yaygınlaşan bir yer olmaya başladı. Şimdi sizlere 1000kitap nedir, ne işe yarar, kitap mı okuyoruz biz orada gibi soruları yanıtlayalım. 


1000Kitap Nedir?

 Kitap okumaya yarayan bir site değildir. Peki nedir? Kitapları okudum, okuyorum - şu sayfadayım- veya yarım bıraktım diyerek sınıflandırabiliyoruz. Okumak istediklerimizi de okuyacağım olarak belirtebiliyoruz. Okuduğumuz kitapları dilersek puanlayabiliyor veya kitap hakkında incelememizi paylaşabiliyoruz. Kitaplardan alıntılar ekleyip eklenilen alıntıları beğenip paylaşabiliyoruz. Ayrıca okuyacak olduğumuz bir kitap var ama kararsızız, birçok okurun yaptığı incelemelere göz atıp karar verebiliriz.
  Okurken yorumlayan ve alıntılar paylaşmayı seven bir okur olaraktan bu siteye bayılıyorum. Üstelik uygulaması da mevcut. Dilerseniz telefondan dilerseniz bilgisayar üzerinden rahatça girebilirsiniz. Üye olmak da çok kolay. 

  Okur puanı denilen bir sistem mevcut ki okuduğunuz kitap sayısına göre yaptığınız inceleme ve paylaştığınız alıntı sayısına bağlı olaraktan artıp azalan bir puanlama sistemi. Bu bazen beni gaza getiriyor, mesela daha fazla alıntı paylaşmak için daha dikkatli okuyorum. Blogumuza veya sitemize koymak için bile çeşitli bileşenleri var, benimki sağ altta mesela. 

  Tüm bunlarla birlikte kitap okuyan bir toplulukta olmak beni çok mutlu ediyor. Hiç tanımadığınız biriyle bir kitap üzerine tanışıp saatlerce kitaplar üzerine sohbetler edebiliyorsunuz. O sohbetin tadına doyum olmuyor. 

  Blogumdaki kitap incelemelimin azalmasının sebebi de sanırım bu uygulama, beni kendine çok fazla bağladı. Her neyse lafı fazla uzatmadan size bu aralar severek takıldığım ve bol bol aktif olduğum bir site ve uygulamayı tanıtmak istedim. 1000kitap.com'a yolunuz düşerse buyrun bu benim adresim: tık>>Buralarda zaten hep görüştük, hoş kalın. 

2 Mayıs 2017 Salı

AYKIRI YAŞAMAK

Özlem Ekici
Geriye bakarak yanıtlıyoruz birbirimizi
Bir destek aranır bir güç alırcasına
Dönerek ikide bir anıların ülkesine..
Alnımızı gererek konuşuyoruz, kaşlarımızı
Bir ince eğimle siper edip bakışlarımıza
Çok iyi bildiğimiz bir duyguyu
-  O biraz yenilgiye biraz ezikliğe benzer
   Ortak yaşadığımız sızım sızım -
Saklamaya çalışıyoruz birbirimizden.


Uzun uzun susuyoruz sözün kıyılarında
Hangi kapıyı aralasak bir uzaklık esiyor
Hiçbir düşünceyi sonuna dek götüremiyoruz.
-  Böyle belirlenmiş sınırlar içinde
   Bir iç denetimle, bir dış denetimle
   Konuşmasak da eski tadını yitirdi -
Düşler kuruyoruz yeniden gelecek üzerine
Kaldırıp kirpiklerimizi ayak uçlarımızdan
Dağlara bakıyoruz, ufuklara, bulutlara
-   Ah, o insan yüreğinin değişmeyen tutkusu -


Bir güncel sesle sonra, çirkin ve çiğ
Bir kirli görüntüyle hayata ilişkin
Dönüyoruz gerçeğin o kalın çizgisine..
Yeni yeni yaşamlar kuruyoruz ödünler vererek
Aklımızda yüzlerce geçerli açıklama:
"Yaşamak zorundayız nasılsa, iyidir
Hiç yoktan var olmak" adına
Karşı çıktığımız ne varsa yapıyoruz hepsini.
Bir kan pıhtısı gibi yarada kuruyan
Binlerce uyuşturucu merhemle donuyor kalbinizde
Anılar inançlar incelikler düşler..


ŞÜKRÜ ERBAŞ


24 Nisan 2017 Pazartesi

ÇİMENLERİ SEVERDİ

Özlem Ekici
  Dışarıdan bakıldığında kırklarında birinin bedenini değil de gezegenin yakınından geçmiş kuyruklu yıldızın bıraktığı kadar hasarı olan bir bedeni vardı. Hafif kırçıl saçlı, yıllardır uzamayan sakalı, aksak sağ ayağı, balkon denilemeyecek kadar küçük ama göbeksiz denilemeyecek kadar da ayva etli, gülümsemesinden sonra insanın aklından çıkmayan, eskilerin tabiri ile fazlasıyla babacan biri ama bir o kadar de deli bir insandı. Adı Ömür, bir dertsiz adamdı.

  “Neden yaşlanmıyorsun?” desen, “Her minibüse bindiğimde cebimde tam para tutuyorum, stres yok” derdi. Hiç minibüse binmezdi. Sen ben kadar fakirdi. Tek geçim kaynağı bir Hristiyan mezarlığının çimenleriydi. Ömrünü yeşile adamış, ölümü senden benden önce görmüş ve dersini almış biri sanırdın. Bazen anlatmaya başlardı.

  “Bir gece canım sıkıldı gittim mezarlığa. Belki dedim beni özleyen olmuştur. Daha bir gece önce gelen bir çocuk vardı. Adını hatırlamam ama ağlamasını unutamam. Yanında kız arkadaşıyla gelmişti ama babasıyla dalga geçercesine konuşuyordu.” Eğlence olarak anlattıkları acıydı.

  Ayağını sorsan boğanın altında kaldığını, otobüs çarptığını, Taksim’de bıçaklandığını, doğuştan olduğunu, eski karısı yüzünden bacanağının arkadaşları ile olan kavgada olduğunu filan anlatırdı. Kimse hiçbir zaman ayağının neden aksak olduğunu bilemedi. Arada bir söyledi ama biz anlamadık belki de!

  Bir gece birlikte yürürken konuştuk dertleştik yine. Ertesi gün mezarlığa gittim. Yoktu. Ömür amcanın çimenleri boştu. Evinin önüne yürüdüm, polis kaynıyordu. Ambulans gelip, bedenini alana kadar izledim onu. Her an kalkacak gibiydi.

  Öğlen gibi hastaneden karakola döndüğünde, onları gördüm. Üstleri çamur içinde, nezarethanede tost yiyorlardı. Ne oldukları ve ne olacakları belliydi. Ama ne kadar hasar verdiklerini asla anlayamayacaklardı. Ömür amcayı öldürmenin ne yararı dokunmuştu ki onlara?


  Hristiyan olduğunu yarım-yamalak ingilizcem ile konuşabildiğim kardeşinden öğrendim. En sevdiğim giysileri kendim ütüledim, ölü bedenine makyaj yapılırken izledim. Biz üç-beş neye inandığı belli olmayan insanın katılımı ile gerçekleşen cenazesini, yıllar önce yaşamış sevdalısının yanına gömerlerken anladım birçok şeyi. Çok sevdiği çimenlerin altına yatırılırken tek düşündüğüm bundan sonra Ömür amcayı soranlara anlatacağım dünyada kavuşamadığı sevgilisine olan vefa öyküsü olacaktı. Çimenleri hep yeşil kaldı Ömür amcanın, tıpkı sevdiği gibi. 

21 Nisan 2017 Cuma

Sonsuza dek Sophie

Özlem Ekici
Gözleriniz madam!
Gözlerinize bakıyorum da;
Sanki bir yangın yeri!
Yüzünüz talan edilmiş bir imparatorluktan kalmış gibi!..
Bir şair oturmuş o iki kaşın arasına,
Tüten dumana ve akan kana bakmaksızın!
Aldırmaksızın parlıyan (patlayan) bombalara, şiir söylüyor gibi…

Aslında aşktır en çetin meydan muharebesi.
Siz koşuştururken lise bahçelerinde,
Dilinizde Goethe’den yarım yamalak ezberlenmiş iki dize,
Ve deri ceketinize yaslanmış yürürken yağmurda,
Bir şairdim ben; kalbini büyüten dumanlı odalarda!..
Benim kalbim dumanlı odalarda büyüdü madam, yalan yok!
Yalan asla olmayacak; çünkü ‘aşk’ üstümüze serpiştirip kaçan o yağmur,
Bir gün sizi de ıslatacak!..
Bir gün siz de hüzünle bakacaksınız kalbimin içine,
Orada yenilenmiş (yenilmiş) bir şarklıyı göreceksiniz!..
Biz şarklılar, yani Allah’a inananlar, oruç tutanlar,
Ve asla konuşamayacakları kızlara aşklananlar;
Hep yenildik!
Farklı mağlubiyetlerden kurtuldu (kuruldu) tarihimiz!..
-Diyorum ki…
Vaktin varsa bu akşam…
Bizim yüzümüz kızarır madam,
Söylemeyiz!
Biz uzaktan sevmelerde birinciyiz.
Genç kızlara başımızı çevirip bir bakmayız,
Bir bakarsak, usulca elimizden kayarak; parçalanır kristal gençliğimiz!..
Biz kristal gençleriz madam,
Kolayca tuz buz oluruz!
-‘Eve gitsem daha iyi’…
-İyi de benim o darmadağın halimi bırakıp nereye…
Her gece saatlerce alıştırma yapıp da,
Bir tek veda (sevda) sözü fısıldayamamanın sıkıntısını…
Aşksızlıktan solan bu cismi terk edip nereye gidiyorsun(uz) madam?
Merdivenlerde peşinizden koşup da,
İsminizi haykıramamayı…
Size bakarken; derin bir acıyla kıvrandığımı fark etmeden, nereye ha?
Sophie, Rosemary, Ayşegül. Onun için üç isim seçmişti.
Yukarıdaki satırlara baktı,
Ve “-Ben bunun âlâsını lise yıllarında yazdıydım” diyerek iç geçirdi.
Fakat nâlet olası o duygu yakasına yapıştığına göre,
Bir kez daha aynı sözcükleri kullanarak;
Bir öykü yazmalıydı!
Onun için üç isim seçmişti,
Kendisi için üç ölüm!..
Bir gün yağmur yağsa,
Sırılsıklam o yağmurda ıslanacak,
Ve elinde sımsıkı tutuğu bir karanfille,
Gözyaşları saçlarından sızan yağmura karışacak (karışarak),
Onun kapısı önünde duracaktı…
Onun kapısı önünde duracak,
Ve asla (zili) çalmayacaktı!
O kapının önünde saatlerce ağlayacaktı.
O sırada fonda ‘’In your green eyes‘’ çalacaktı!..
-Sophie! Sophie!
Heyhat, Sophie gidiyordu!..
Mağrur bir prenses gibi şairin kalbinden sürgün edilmişti.
Sanki hilafet ilga ediliyordu!
Saltanat sefalete mahkum edilmişti!..
Tarih yeniden yazılıyordu…
-Sen benim sürgünümsün Sophie!
Benim ülkem dağlık ve karanlıktır.
Dağların arasından bana bir yol vardır!..
O yolu yürümek zordur!
Sanki bir nüfus sayımı günü!..
Sokaklar boşalmıştı (boşaltılmış).
Pardesülü bir adam, sırtını asırlık ağaca vermiş,
Geniş bir alanın kenarında mızıka üflüyor.
Zaman zaman gözlerini uzak bir noktaya sabitleştirerek;
Kendisine bir soru soruyor.
Doğru cevabı bulmak için uzun uzun düşünüyor,
Ve gözleri ışıldayarak cevabını mırıldanıyor;
Bir gün o da gözlerindeki bu ışıltıyı fark eder
Ve elini kalbine değdirdiğinde içinde deveran eden;
O yoksulun aşkını tanımlar,
O şarklıyı keşfederse, yazacağı ilk şiire adını verecek:
‘Sonsuza dek, Sophie’…
Kemal Sayar

19 Nisan 2017 Çarşamba

GELİŞMELER AŞKINA!

Özlem Ekici
  Merhabalar, bugün sizlerle iki güzel gelişmeyi konuşmak üzere geldim kuruldum masama. Ben bu gelişmelerde çok mutluyuım, umarım sizler de sevinirsiniz benim adıma. Hadi hemen güzel gelişmelerimize dönelim. 

  İlk güzel gelişmemiz beni sosyal medya hesaplarımdan takip edenlerin bildiği üzere artık Kalender Dergisiyle çalışıyorum. Dergimiz Kasım 2014 'ten beri yayın hayatına devam ediyor. İki aylık olarak yayınlanan dergimizin içeriği dopdolu, üstelik çocuklşarımız için de yazabilecekleri bir bölümleri var. Dergiyi satın alabilmek için size satış yerlerini gösteren bir görsel bırakıyorum ayrıca dergiyurdu.com adresinden de ulaşabilir ve satın alabilirsiniz. Dergi hakkında daha fazlası için bana ya da dergimizin gmaili olan kalenderdergisi@gmail.com adresine mail atabilirsiniz.



  Bir diğer güzel gelişmemiz ise jdsezer.blogspot.com.tr bloguna verdiğim röportaj. Öncelikle Sezer beyin blogundan bahsedeceğim. Sezer beyin blogu çok yeni olmasına rağmen sade ve güzel bir projesi var. Bu projesi birçok blogger ile röportaj yapmak ve buna son gaz devam ediyor. Ben de beni tanımak isteyenler için röportajı yaptık, yayınladık. Beni merak edenler için röportaja buradan ulaşabilirsiniz. röportaj için tık
Bu güzel gelişmeler yüzünden blogu biraz boşlamış olabilirim ancak birkaç gün sonra bomba gibi geleceğim.
Buralarda bir yerlerde hep görüştük, hoş kalın.

Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi