Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

28 Şubat 2017 Salı

Yıllık#1

Özlem Ekici
Merhabalar,
Bugün bu blogu açıp yazalı tam bir yıl olmuş.
Doğum: 28 Şubat 2016 
Ölüm: Beklemede... 
 Yazdıklarımı paylaşmak istemediğim yılları bir yandan özlüyorken bile hala buraya yazıyor olmamı çok ironik bulsam da devam edeceğim. Pınar'ın ve benim çok sevdiğimiz bir yer oldu burası. İçime rahatça döktüğüm bir ortam da oldu, bana kattığı güzel şeyler kadar sevmediğim şeyler de oldu. Velhasıl yazıyorum, yazacağım. Bir yıl da olsa on yıl da olsa yazacağım. Birilerinin okuduğunu bildiğim sürece yazacağım.

25 Şubat 2017 Cumartesi

Sana Büyük Bir Sır Vereceğim

Özlem Ekici

Sana büyük bir sır vereceğim
Zaman sensin
Zaman kadındır ister ki hep okşansın
Diz çökülsün hep
Dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına
Bir taranmış
Bir upuzun saç gibi zaman
Soluğun buğulandırıp sildiğin ayna gibi
Zaman sensin, uyuyan sen
Şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan, bir bıçak gibi…
Ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
Bu mavi çanaklarda kan gibi
Durdurulmuş zamanın işkencesi
Ah bu daha beter işkencesi hiç mi hiç giderilmiş istekten
Bu göz susuzluğundan sen yürürken odada
Bense bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini

18 Şubat 2017 Cumartesi

Bakışmanın Can Sıkan Ataleti

Özlem Ekici
  Düzen kurmak kadar var olan düzeni yıkmak da zordur. Yeni bir şeylere alışmaya çalışırken eski diye kopmaya çalıştıkların, bir türlü kopamadıkların da seninle sürüklenir oradan oraya. Kitapların, arayıp bulamadığın kazakların ve küflenmiş çorapların. Hepsini bir araya getirdiğinde eskimiş olduğuna karar veriyorsun. Geçmiş belirginleşmeye başlayınca hiçbir şeyi avunma aracına dönüştüremiyorsun. Benim böyle oldu. Yatağın bir ucuna oturup bunları düşünmek bile eskiliğini çağrıştırıyor. Ufaldığını, bir cisim haline büründüğünü hissediyorsun. Şöyle dedim: eski orada bıraktıkların değil, yanında bir türlü kopartamadıklarındır.

14 Şubat 2017 Salı

Bizim Şarkımız

Özlem Ekici

Kırılır da bir gün tüm dişliler
Döner şanlı şanlı çarkımız bizim
Gökten bir el yaşlı gözleri siler
Şenlenir evimiz barkımız bizim

Yokuşlar kaybolur çıkarız düze
Kavuşuruz sonu gelmez gündüze
Sapan taşların yanında füze
Başka alemlerle farkımız bizim

Kurtulur dil tarih ahlak ve iman
Görürler nasılmış neymiş kahraman
Yer ve gök su vermem dediği zaman
Her tarlayı sular arkımız bizim

Gideriz nur yolu izde gideriz
Taş bağırda sular dizde gideriz
Bir gün akşam olur bizde gideriz
Kalır dudaklarda ŞARKIMIZ bizim...


Necip Fazıl Kısakürek


Ufacık Bir Not: Bizi Facebook üzerinden takip edebilirsiniz...

11 Şubat 2017 Cumartesi

LEYLİM LEYLİM

Özlem Ekici
Leyla Erbil ve Ahmed Arif…
Ahmed Arif’in büyük sevdası Leyla… Leylim Leylim’i.

  Leylim Leylim; Ahmed Arif’in Leyla Hanım’a yazdığı mektuplardan oluşan bir kitap. 1954-1957 ve en son 1977’de olmak üzere 60’ın üzerinde mektup göndermiş Ahmed Arif. Leylâ Erbil bu mektupları yaşamının son günlerine kadar özenle saklamış. Hastalığının ağırlaşmaya başladığı, belki de pek fazla ömrünün kalmadığını fark ettiği günlerde bu mektupları gün yüzüne çıkartmaya, bastırmaya karar vermiş. “Onun gibi bir adamın, büyük bir şairin yazdıklarının basıldığını niye görmeyeyim” diye düşünüyormuş. Mektupların kitaplaştığını görmeye ise ömrü yetmemiş.

  Hikaye başladığında, Leylâ Erbil henüz 23 yaşında, İstanbul’da yaşıyor, orta halli bir ailenin çocuğu. Lise yıllarında şiir yazarak edebiyata başlamış. 14 yaşındayken şiirleri bir taşra dergisinde yayımlanmış (1945). İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Bölümü’nde öğrenime başlıyor. 1951’de kısa süren ilk evliliğini yapıp üniversiteyi bırakıyor. 1953 sonunda hayranı olduğu Sait Faik’le tanışıyor. “Şiirlerimi eleştirdi, hikâyelerimi övdü. Alıngan, sinirli, dürüst, utangaç ve alabildiğince alçakgönüllü bir adam… Yüreklendirdi beni; ben de kararımı düzyazıdan yana koydum. Oysa aynı yıllarda Ahmed Arif şair olduğumda ısrar ediyordu…” diyerek anlatır durumunu. Erbil’in ilk öyküsü “Uğraşsız” Ahmed Arif’in yüreklendirmeleri, Metin Eloğlu’nun yönlendirmesi ile 1956’da Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayınlanıyor ve yerleşiyor.

  İkili tanıştıklarında Leyla Erbil de Ahmed Arif gibi yalnız. Hatta o dönemdeki mektuplar daha bir flörtöz havada gibi ama araya üçüncü kişilerin neden oldukları yanlış anlamalar ve uzaklaşmalar girmiş. O ara Leyla Erbil eşi Mehmet ile tanışmış. İkili arasındaki anlaşmazlıklar halledildiğinde Leyla Hanım evlilik kararını almış çoktan.
  Ahmed Arif’in bu konuda da sessiz bir kabullenişi var. Hatta Leyla Erbil’e ‘düğün hediyesi’ olarak bir de şiir gönderir: Suskun. O ne olursa olsun Leyla Erbil’i hayatında tutma derdinde o sıra. Öyle bir yere oturtmuş ki genç kadını, neredeyse bir Tanrılaştırma söz konusu ki bunu Ahmed Arif de kabul ediyor.

  Leyla Hanım evlenip Ankara’ya yerleşiyor. Birbirlerinin sanatları üzerine etkileri de göz ardı edilemeyecek cinsten. Ahmed Arif zaten yazdığım tüm dizelerde sen varsın demeye getiriyor. Leyla Hanım’ın yazması konusunda da acayip teşvik edici oluyor. Yine de neticede bir şeyler olmamış, olamamış… Bu olmamışlık da en az Ahmed Arif kadar dokunuyor okuyana.

  Ahmed Arif’in Leyla Hanım’a mektup yazdığı dönemde başı dertte. Siyasi davalarla uğraşıyor, yargılanıyor, sürgün cezası yiyor, iş bulamıyor bulsa da bir süre sonra siyasi niteliği anlaşılıp işten atılıyor, yoksul ve sıkıntılı bir hayatı var. Diyarbakır’da yaşıyor, Urfa’ya sürgün ediliyor. Kitaptaki ilk mektup Bismil’den. Çoğu mektupsa Diyarbakır’dan yollanmış. Bu boğucu günleri yazarak aştığı anlaşılıyor. O dönemde tüm siyasi engellemelere rağmen yoğun bir yayın hayatı olmuş. Şiirin yanında birçok eleştiri ve deneme yazmış. Tek kitabı “Hasretinden Prangalar Eskittim”in birçok şiirini bu dönemde yazmakla kalmamış, sonradan yok ettiği bir roman da kaleme almış. Hemen her mektupta Leylâ Erbil’e yeni şiirler yolluyor, yazdığı şiirlerden söz ediyor, dizeler paylaşıyor. Birçok şiirinin yazılış öyküsü hakkında önemli bilgiler var mektuplarda. Bazı şiirlerin yazılırken nasıl bir süreçten geçtiğini, nasıl değişip son halini aldığını da görüyoruz. Şiirle birlikte yaşama tutunmasını sağlayan en önemli şey Leylâ Erbil’le ilişkisi. Ona aşkla bağlı. Görüşlerine çok önem veriyor. Her yazdığı dizede desteğini arıyor. Yazdıklarının çoğu bir anlamda Erbil’e aşkının da ilanı. “Sana ulaşmadan, kavuşmadan da bazı iyi mısralar yakaladığım oluyordu. Senden sonra, yahut seninle daha bir şair oldum” diyor bir mektubunda. İlk şiir kitabını Leylâ Erbil’le birlikte çıkartmayı hayal ediyor, Erbil’i şiir yazmaya teşvik ediyor. Onu yayın dünyası hakkında uyarıyor. Şiirlerini, öykülerini dergilerde yayınlatmasında yardımcı olmaya çalışıyor.

  Ahmed Arif, derin bir tutkulu ile bağlı olduğu Leylâ Erbil’e olan aşkının somutlaşıp bir ilişkiye dönüşemeyeceğinin, platonik kalacağının farkında. Bu yöndeki arzusunu belirttiğinde de Erbil’in ona gerçekleri hatırlattığını anlıyoruz. Ahmed Arif 27, Leylâ Erbil 23 yaşında ama Erbil’in çok daha olgun davrandığı anlaşılıyor. Erbil, çoğu mektuba cevap yazmayarak da tavrını bildirmeye çalışmış. Dost kalalım demiş, Ahmed Arif de bunu kabullenmiş. Nihayette de Leylâ Erbil bir mektupla bu ilişkiyi bitirmiş. Tüm bunları Ahmed Arif’in yazdıklarından çıkartıyoruz.
Dediğimiz gibi; olmamış, olmamış… Ahmed Arif’in Yarı parçan imzasıyla gönderdiği mektupların sonucunda bi'aşk yarım kalmış.


Kitaptan:
15 Mayıs 1954
Ankara
Leylâ, Canım,
Kayb, berbat ve sessizim… Sessiz ve dolu: Allahtan ki sen varsın. Yoksa halim korkunçtu. 
Burası bir köy! Yakınlarımın bütün ısrar ve gayretine rağmen, hemen anneme gideceğim. Pazartesiye trendeyim. Eve gidince senin mektubunu bulmalıyım. Anneme ilk sorum o olacak zaten.
Sen nasılsın ömrüm? Son telefonda canını sıktım mı? Ben artık annenden korkmuyorum. Aksine onu, kendi annemmiş gibi seviyorum. Buna ne dersin?
Hınca hınç mısra doluyum. Kara ve yeşil fon, hepsinde hâkim. Biraz kendime geleyim, mendillerine, bluzlarına, yastığına mısralar serpeyim. Ha?
Fotoğrafındaki “halbuki…”yi hâlâ anlayabilmiş değilim. Anlatır mısın?
Bütün bunlar, beyhude biliyorum. Şaheser olan, benim uçakla oraya gelebilmemdir. Allah kahretsin, bu hastalık, bu rezaletler ve bu aile mecburiyetleri… Ne yapsam?
Gözlerinden öperim canım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum. 
Yarı parçan.”

“Canım benim,
Bilir misin, ‘canım’ dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.”

“Öpüyorum ama doyamıyorum. Mutluluk ya da cehennem bu galiba. Sana doymak, korkunç ahmaklık olur. Hadi gel …”

“Seni cehennem bir hasretle öperim.”

Şu mektupla da son bulsun yazımız:

Leylâcık,
  Bazıları öyledir, okumazlar, ciddî düşünemezler. Gene de aydın olmaktan vazgeçemezler. Hatta aydın kişi oldukları için kendilerinde mutlu bir baht, gizli de olsa, bir müstesnalık bulurlar. Bu, bir toplum derdidir. Ferdi bunlardan ötürü ayıplamak pek doğru ve yerinde olmaz. Bilirsin ki insan, muhitiyle doğru orantılı gelişir, örnekleşir vs. Şimdi bunları niye yazıyorum değil mi? Aramızda ve etrafımızda öyleleri var ki, onlarsız edemeyiz demeyeyim de, rahatça münasebetlerimizle öyle bir tiryakilik peyda etmişizdir ki kopamayız. Kopmak da yanlış ve zararlı. Bunları böylece kabullenmeliyiz, az çok kendimizde de bu haller vardır. Bu tiplerin belirli vasıflarından biri boşluk, ne yapacağını bilmemezlik, eğlence ya da bir iş uydurma gayretidir.
  Dedikodu cadısı bunların alt şuurunda tezgâh kurmuştur. Bir hamallar, bir de bilginler dedikodu yapmaz, işleri, gerçekten buna ne vakit bırakır ne de müsaade eder. Kimselere hor bakıyorsam, gözlerim kör olsun. Sevdiğim, sevdiktir gene. Ama seninle aramızı bu hale getirenleri affedemem. Tahminlerim yüzde yüz sıhhatli olmayabilir. İnşallah aldanıyorumdur ve bütün kabahat bendedir. Böylesi daha kolay halledilir çünkü, ama sana yazdığım gibi, kimseye hakkımda ya da hakkımızda konuşmak, gevezelik yapmak imkânını bol keseden bağışlama. Yahu bana yazmağa, hasta mı, ölü müyüm, halimi sormağa tenezzül etmeyen veya üşenen bir kimse, ne hak ve cesaretle hâla arkadaşlarımla, sevdiklerimle oturup beni konuşur? Bu tek taraflı hürriyet hangi din, hangi mezhep, hangi cihanda varmış? Yani bu değerli kimseyi tanımakla pişman mı olayım? Ben, askerde, hapiste, tımarhanede, okullarda bir alay değerli, hünerli veya hünersiz insan tanıdım ama hiçbirinden pişmanlık duymadım. İlle rahatsız edilmek istemiyorsam, bu işin sonunda zararlı çıkacak olan ben değilimdir. Beklemesini, dayanmasını bilen biriyim, ama çok ayıp ve yazık olur. İnşallah buna mecbur olmam.
  Kafanı şişirmeyeyim. Şu şu şu kimseyle konuş, filân filânla konuşma da diyemem. Ne terbiyemiz ne de insanlığımız ve dostluğumuz bu seviyeye düşmez. Ancak artık senin de bir kesin karar alman gerek. Hattâ geciktin bile. Bir hal çaresi bul da ne yaparsan yap. Ben kendi düşüncemi bundan önceki mektubumda yazdım, tekrar etmeyeceğim…
  Gelelim ikimize. Şaştığım ne bilir misin? Tonla zeki, budala, normal, sapık şu veya bu türlü erkekle, kadınla tanışıklığın, ahbaplığın oldu. Hepsinin densizliğini, zaaflarını hattâ ihanetini affettin, onları ayıplamadın, hırpalamadın. Şüphesiz bu değerli bir vasfın senin, gelgelelim, mahut mektupların biçarelikleri bir yana, sana yukarıdakilerin yaptıklarının hiçbirini ne yaptım ne de yeltendim. Hâl böyleyken hâlâ sorgu suâl yağmurunla karışık çirkin sıfatlar ve benzetmelerle beni üzmeğe uğraşman niye? Başka biri belki bu özel davranış ve muameleden iftihar payı çıkarabilir. Ama ben çıkaramam. Aksine kendime kızıyorum. De bana, budala mıyım yoksa zekâ zehriyle belâda mı? Hiç şüphesiz, dostluk ya da yakınlığımızın âdeta benzersiz ve tek oluşu, özel ve çok itinalı davranışlar ister. Ama bu cehennem kıvılcımı, hasta ve bencil “püflemeler”le böyle ikide bir sönmek tehlikesi geçirecek mi? Bence ve benim yönümden bu imkânsız. Sana da güven ve sevgim, gerçekten, matematiğin değil, şiirin diliyle SONSUZ… Ama. Bir “ama” var, psikolojik yapının zorunluluğu olan etkilenmemden endişe edeyim mi? Uzun sözün kısası, ne kadar seversen sev, hangi mecburiyetle gidersen git, sevdiğin ya da gittiğin kimseyi dönüp dolaşıp Ahmet Arif hikâyesine dökülünce, susturacak mısın? Bunu rica ediyorum. Çok ağır bir külfet mi acaba? Özlemin ağzına kilit vurmak da zor, susturamasan bile, dalga geçebilir, ciddiye almayabilirsin. Bunu yap bari.
  Bak, ben bir hal çaresi buldum. Uygun buluyorsan sen de böyle yap. Ben, senin hakkında senden gayri hiç kimsenin (ama hiç kimse!) dediklerine inanmayacağım, kulak asmayacağım. Farkındaysan şimdiye kadar da, belki hissi olarak, böyle davrandım. Hiç kimsenin, seni küçültücü hakaret ya da sözlerine müsaade etmeyeceğim!
  Bırakalım artık bu timsah sofrası, katil dırıltıları. Senin deyiminle “Bunlar bitti artık ve bulduk birbirimizi.” Sahi, ne oldu bu yahu? Ah, çok zalimlik ettin, çok… Demek, seni o kadar üzmüş, kırmışım ki buna mecbur oldun… Görüyorsun ya, önce otokritik! Bitti değil mi, sevgili dost? Benim yiğit, benim bahâsız kardeşim. Bir daha böyle “çocuk hastalıkları” yok! “Sen” varsın. Bildiğin, yaşadığım ve övündüğüm sen. (yahu, sen ahlâki mecburiyetten, Güner’e okuyorsun, peki o sana okudu mu, okuyor mu? Şunu niye düşünmedin, okusaydı bütün bunlar olmayacaktı, biliyor musun?)
  Leylâ, ben burada şehirdeyim. Bir müddet, ben de it hali çalıştım. Bir elbise yaptırıyorum şimdi! Ne yaparsın, çıplak gezilmiyor. Bir iş umudum daha var. Şu mahkemem bir bitsin de daha da keskin olacak. Yani, Ekim içinde ya burada kalacağım ya da oraya geleceğime dair mecburî karar verebileceğim. Doğrusu, bu kış kıyamette (Alplerden önce bizim Dördüncü Orduya; Süphan dağına kar düştü) hiç de gelmek istemiyorum. Galiba ihtiyarlıyorum, sefaleti artık hatırı sayılır bir düşman olarak düşünüyorum. Eskiden pek takmazdım… Ama bundan, senden kaçtığım, seni görmekten çekindiğim manâsını çıkarma. Çok, belki de en çok bunu istiyorum. Ama insanoğlu ve hele benim gibi bir deli şâir her istediğine, her zaman nail olamıyor. 
  İyi bir şâir olmak yolundayım sanıyorum. Sen de durulup olan biteni ve olup bitirilmeğe çalışanları anlayarak, sakince, Leylâ’ca düşünebilecek havaya bir giriver de yazdıklarımı göndereyim. Ha, anlaşmamızı unutmuş değilim. İhtiyarlayacak olsam bile, seni bekleyeceğim. Ancak bir dergiye bir şiir gönderdim. Tabii senden hiç haber alamazken. Sonra sanat basım çevrelerindeki dostlarımda bazı şiirlerim var. Olur a, onlar da fırsatını bulup yayınlarlar. Bunları sözünde durmamazlık saymazsın herhalde? Asıl olan kitaptır. O da sensiz çıkmayacak. Artık kendine gel de yazmağa başla.
Ruhum…
Mısra çekiyorum, haberin olsun.
Çarşıların en küçük meyhanesi bu,
Saçları yüzümde kardeş, çocuksu.
Derimizin altında o ölüm namumssuzu…
Ve Ahmedin işi ilk rasgidiyor.
İlktir dost elinin hançersizliği…
Ağlıyor yeşil.
  Bu parça, “Suskun”un son bölümüdür. Bilmem sana biraz bir şeyler anlatabiliyor mu? Sondan üçüncü mısra!
Yahu, hâlâ “şay” mısın? Yoksa yeniden “şay” mı oldun? Sana ne, diyeceksin belki…
  Bak, bir daha mektubuna tarih atmazsan, dininden imanından başlarım. Bu kadar da perişanlık olmaz…
  Şunu da bir iyi belle: Benim için çok mühim olan, sana âşık olmak veya âşık olmadığımı bağırıp yırtınmak değildir. Aslolan, seni kırmamak, üzmemek, kaybetmemektir. Anladın mı canım? Daha kâfi görmediğin izahlar, açıklamasını istediğin hususlar varsa yaz. Mektubunu hemen bekliyorum. Gözlerinden öperim. (Gözlerini öpemeyeceğim birine yazmak, mektup atmaktan tiksinirim. Bunu da böyle kabul edeceksin.)

Ufacık Bir Not: Bizi Facebook üzerinden takip edebilirsiniz...

2 Şubat 2017 Perşembe

SON AKŞAM YEMEĞİ

Özlem Ekici


  Sizlerle bugün Rönesans’ın en büyük ressamlarından biri sayılan Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği adlı tablosunu ve bu tablonun içerdiğini söylenen gizlerden söz edelim istedik. Ancak bu tabloyu anlayabilmek ve ressamın yorumuna doğru bir şekilde yaklaşabilmek için öncelikle Vinci’nin yaşamını incelememiz gerekiyor.
  Leonardo da Vinci 14 Nisan 1452’de Floransa’nın Vinci kasabasında doğdu. Babası kasabanın noteri Piero, annesi de noterin ev hizmetlerini gören köle Caterina idi. Leonardo gayrı meşru bir çocuk olarak dünyaya gelmişti ve Piero hiçbir zaman Caterina’ya nikah kıymadı. Babasız kalan Leonarda’ya annesi sahip çıkmış ve bakımını tek başına üstlenmiş. Ancak annesi birkaç yıl sonra evlenmiş ve böylece Leonardo büyük babasının yanına yerleşmiş. 1466 yılına kadar burada yaşayan Leonardo, büyük babası ve büyük annesinin ölümünden sonra  Floransa’ya geri döndü. Burada Verrocchio ustanın yanına çırak girdi, resim ve deseni Verrocchio’nun atölyesinde öğrendi. 16 yıl kadar burada çalıştı.


  Günümüzde bile gayrı meşru çocukların tutucu çevrelerde kabul görmediğine tanık oluyoruz üstelik o günün Katolik İtalya’sında bu durumda bir çocuğun ne denli dışlandığını düşünmek zor olmasa gerek. Bu durum elbette Leonardo’nun annesine karşı bir başkaldırıyla başlayıp tüm kadınlardan nefret etmesine kadar gitmişti. Bunu hayatının hiçbir evresinde hiçbir kadına yaklaşmamasından çıkarabiliriz. Öte yandan tüm insanların kendisini dışladığını ve uzaklaştığını düşünen Leonardo onlara kendini kanıtlama çabasına girdi. Bu yüzden kanat takıp uçmaktan köprü yapmaya, yeni bir topun projesini çizmekten köprü tasarımlarına kadar değişik birçok dalda eser vermeye çalıştı. Bunların bazılarında başarıya ulaştıysa da çoğunluğu hüsranla bitti. Kendini kanıtlama arzusu uğruna  İtalyancayı bile soldan sağa yazmak yerine özgün olmak için sağdan sola yazmayı adet edindi. Böylelikle kolayca okunamayacak ve anlaşılamayacaktı.
 Tabi tüm bunları yaparken aynı zamanda kadavra üzerinde yaptığı çalışmalar sonucu insan anatomisinin doğrularını resim sanatına kazandırmasını, geometrik perspektive katkısının ötesinde aerial perspektivi bulmasıyla ünlü olan da Vinci’nin insan havsalasını zorlayan sanatını yadsımak nankörlük olur.

  Vinci’nin resimleri her zaman, karakterinin önde gelen özelliği kabul edilen kendine özgünlüğü ve üstün zekasının sanatsal oyunlarını içermiştir. Vinci, çağdaşlarının onda gördükleri büyük ressamın ötesinde, sözde anlatılamaz bir şiir içinde, biçimleri yıkayan buğulu alacakaranlık tekniğini bulmuş, Batı resminin en ünlü birkaç ana örneğini yaratmıştır: 1481 tarihli yarım kalmış Müneccim Kralların Tapınması (Uffizi Sarayı); Kayalıklar Meryemi (Louvre Müzesi); Son Akşam Yemeği (Milona’daki Santa Maria delle Grazie Manastırı’nda yaptığı duvar resmi); Meryem Ana, Çocuk İsa ve Azize Anna (Louvre Müzesi); La Gioconda vd.

          


         

Gelelim şimdi onun Son Akşam Yemeği adlı devasa boyutlardaki eserine.

  Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği tablosu dünyada bu zamana kadar bilinen tablolar arasında en çok hayranlık toplayan, üzerinde en çok çalışılmış ve tekrar resmedilmiş olanlardan biridir. Öncelikle tabi ki neden devasa dediğimizi açıklayalım. Sayısız kez farklı boyutlarda resmedilmesine rağmen tablo sandığımızdan da büyük hatta orijinal boyutu 4,6 m x 8,8m. Bildiğimiz üzere tablonun İsa’nın yakalanıp çarmıha gerilmeden önce havarileriyle olan son akşam yemeği tasvir edilmiştir. Ancak da Vinci özellikle, İsa’nın arkadaşlarından birinin ona ihanet edeceğini bildiğini açıklamasından hemen sonraki tepkileri yansıtmak istedi. Da Vinci yorumunda, bu resim, İsa’nın Hıristiyanlar için kutsal sayılan ekmek ve bir kase şaraba uzandığı Eucharist denen ekmek ve şarap ayininin doğuşundan hemen önceki anı resmeder.
  Son Akşam Yemeği dünyanın kolayca bulunabilen en ikonik tablolarından biri olmasına rağmen, asıl yapıldığı yer İtalya’nın Milano şehrindeki bir manastırdır. Doğruyu söylemek gerekirse tablonun taşınması bir hayli zordur. Da Vinci, bu dini çalışmayı 1495 yılında Santa Maria delle Grazie manastırının yemekhane duvarına yapmıştır.
  Duvara resmedilmesine rağmen fresk değildir. Fresk, kireç suyunda eritilmiş madeni boyalarla, yeni sıvanmış olan ıslak bir duvar yüzeyine yapılan resimdir. Freskler ıslak zemin üzerine boyanmaktaydı. Ancak da Vinci, çeşitli nedenlerden dolayı bu geleneksel tekniği reddetti. Öncelikle, freskin sağladığından çok daha görkemli bir parlaklık elde etmek istiyordu. Da Vinci’nin freskte gördüğü daha da önemli bir diğer sorun ise sıva kurumadan sanatçının çalışmayı bitirmek zorunda olduğudur. Bu yüzden da Vinci başyapıtında yepyeni bir teknik kullandı.

Saldırı Sonrası Santa Maria delle Grazie Manastırı

  Da Vinci, her ayrıntıyı mükemmel kılmak adına sahip olduğu tüm zamanı harcayarak taş üstüne tempera boyası uygulayıp kendine has bir teknik icat etti. Da Vinci, resmi neme karşı koruyup temperayı kabul edecek bir malzeme ile duvara astar boyası uyguladı. Ancak da Vinci’nin taş üstüne yaptığı tempera deneyi başarısız oldu. Daha 16. yüzyılın başlarında boya dökülmeye ve çürümeye başlamış, 50 yıl içerisinde ise Son Akşam Yemeği’nin eski ihtişamı bir harabeyi andırmıştı. İlk restorasyon girişimleri de daha çok hatanın oluşmasına neden oldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında atılan bombalarla resim harap oldu. Nihayetinde 1980 yılında, 19 yıllık restorasyon çalışması başladı. Son Akşam Yemeği, tamamıyla restore edilse de orijinal görünümünden artık çok çok uzaktı. Üstelik yapılan onarımlardan Son Akşam Yemeği’nin bir kısmı olumsuz etkilendi. 1652 yılında duvara resmi tutacak bir kapı eklendi. Bu inşa ile İsa’nın ayak kısmına denk gelen resmin alt kısmı kayba uğradı.


  Son Akşam Yemeği’ni bu kadar çarpıcı kılan şey, izleyiciyi dramatik sahnenin içine davet eden bir perspektifinden resmedilmiş oluşudur. Da Vinci bu illüzyonu yakalayabilmek için önce duvara bir çivi çaktı, daha sonra resmin açılarını yaratmada ona yardımcı olan işaretleri belirlemek için de çiviye ip bağladı. Bir çekiç ve bir çivi, da Vinci’nin tek kaçışlı perspektifi çizmesine yardımcı oldu.
  Son Akşam Yemeği, İsa Mesih’in çarmıha gerilmeden önce 12 Havarisi ile yediği son akşam yemeğini resmetmektedir. Eser, İsa’nın havarilerine birazdan içlerinden birinin ona ihanet ettiğinin ortaya çıkacağını açıkladığı dramatik anı yansıtır. Bu şok edici açıklamanın etkisi ile havariler sorgulama, inkar etme, suçlama ve tartışma gibi farklı yönlerde tepkiler vermektedir. Tüm bu duygusal ve ruhsal yüklü atmosfere rağmen İsa resmin tam ortasında huzur ve sükûnetini korur halde durmaktadır. İsa’nın üçlü gruplanmış havarilere göre apayrı bir noktada izole olmuş şekilde duruşu onu resimde ana karakter olarak vurgular.


Üçlü gruplanmış havarileri incelersek:
  Sol baştaki üçlü – Bartholomew, Alphaeus oğlu James ve Andrew – olay karşısında şaşırmış ve sorgulayıcı tavırlar içindedirler.
   İsa’nın hemen solunda yer alan üçlü gruptan en dikkat çekici olanı İsa’ya ihanet etmiş olan Judas’tır. Judas (Yehuda) sırrının açığa çıkmış olmasından dolayı korkmuş ve geri çekilmiştir. Paniklemiş halde geri çekilirken sağ kolu ile hemen önündeki tuzluğu devirmektedir. Yakındoğu’da sahibine ihanet etmek anlamına gelen “betray the salt” deyimine de bu şekilde bir gönderme yapılmaktadır. Judas sağ elinde bir kese tutmaktadır. Bu kese Judas’ın ihaneti karşılığı almış olduğu gümüş paraları içermektedir. Yüzü karanlık içinde olan Judas’ın kafası aynı zamanda havariler arasında da en düşük seviyededir. Judas’ın hemen ardında yer alan Peter elinde bir bıçak tutmaktadır. Birazdan odaya girecek olan askerlerden birinin kulağını bu bıçakla kesecektir.
  Bu üçlünün İsa’ya yakın duranı, en genç havari olan John (Yuhanna), kendinden geçmiş haldedir. Bu figürün aslında John yerine Magdalalı Meryem figürünü gizlice betimlemek için yerleştirildiği tartışma konusudur. Bu teoriye göre Magdalalı Meryem de son akşam yemeğinde yer almaktadır. Hatta İsa ile gizlice evlenmiştir ve ondan bir çocuk doğuracaktır. Bu sırrı resimde gizlice ifade etmek isteyen Leonardo’nun da bu figürü kadınsı özelliklerini vurguladığı John karakteri ile resmettiği öne sürülmektedir. Bu konu, Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi isimli kitabı ile de yeniden gündeme gelmiştir.
  İsa’nın hemen sağındaki üçlüden - Thomas, Büyük James ve Philip – Thomas üzgün, Büyük James donaklamış dururken Philip ise bir açıklama bekler halde elini kaldırmış olarak betimlenmiştir.
  En sağdaki grupta – Matthew, Jude Thaddeus ve Simon – Simon’a doğru dönen diğer iki havari sorularına yanıt aramaktadır.

   Masada İsa “Eucharist” denen ekmek ve şaraplı yemek ayinin açıklamak üzeredir. İsa “Beni anmak için bunu yapınız” diyerek bu ritüele işaret etmiştir. Ekmek İsa’nın bedenini, şarap ise kanını temsil etmektedir.

  Resim Hristiyanlık kutsal üçlemesine birçok noktada gönderme yapmaktadır. Arka planda ve yanlardaki pencereler üçlü gruplar halinde yer alırken, havariler de üçlü üçlü gruplanmış, İsa ise duruşu itibari ile bir üçgen şekli çizmektedir.

  Leonardo’nun eserini çarpıcı kılan noktalardan biri sıra dışı ve etkili perspektif kullanımıdır. Duvarda yer alan bu resim bu perspektif kullanımı ile duvardan içeri giren ayrı bir oda varmış gibi bir göz yanılması yaratmaktadır. Bunun yanında muhteşem teknik aynı zamanda resmin doğallığını da gözler önüne sermektedir. Resmin özgün halinde masadaki kalay tabakların havarilerin giysilerinin renklerini yansıttığı bilinmektedir. Günümüzde İsa’nın ayakları açılan kapı nedeniyle görülmemektedir ancak zamanında görünen ayakların duruşunun çarmıha gerilmiş durumu sergilediği ve buna işaret ettiği sanılmaktadır.

  Havarilerin her birinin görüntüsünün gerçek yaşam modellerine dayandığı söylenir. Sıra hain Judas’a bir yüz aramaya gelince, da Vinci en alçak görünümü bulmak için Milano hapishanelerini gezdi. Bu Judas’ın gerçek bir suçludan esinlenerek resmedilmiş olabilirliğini akıllara getiriyor.

   Bu resme ait bir diğer teori de; İsa’nın sağında parmağını havaya kaldıran Thomas duruyor ve kimi söylentiye göre bu hareket, daha sonra İncil’deki İsa’nın ölümden sonra göğe yükselmesi hikayesine konu olan Thomas’ın parmağını resmin geri kalanından soyutlamak amacı taşır. Thomas, İsa’ya şüpheyle bakar ve bu yüzden ona inanmak için parmağıyla İsa’nın yaralarına dokunmak ister.

  Judas’ın önüne dökülen tuzun ihaneti temsil ettiğini ya da ihanet etmek için seçilmiş olmasındaki kötü şansın bir işareti olarak görüldüğü söylenir. Aynı şekilde, sunulan balıkla ilgili de farklı yorumlamalar vardır. Resimdeki bir yılan balığı ise bu, öğretiye yani İsa’ya olan bağlılığı temsil eder. Ancak, balığın cinsi ringa ise, bu yiyecek dini inkâr eden bir inançsızı simgeliyor olabilir.

   Son Akşam Yemeği bir dizi teoriye ilham vermiş ve popüler hikayelere de ilham kaynağı olmuştur. Tapınak Şövalyelerinin Gizli Tarihi adlı kitapta, Lynn Picknett ve Clive Prince, İsa’nın solundakinin John değil, Mary Magdalene olduğunu ve Son Akşam Yemeği’nin, Roma Katolik Kilisesince İsa’nın gerçek kimliğinin saklandığının önemli bir kanıtı olduğunu öne sürer.
  Müzisyenler Son Akşam Yemeği’nde saklanan asıl mesajın tabloya eşlik eden bir beste olduğunu iddia etmişlerdir. 2007 yılında, İtalyan müzisyen Giovanni Maria Pala, da Vinci’nin tablosunda belirgin kompozisyon içinde kodlanmış notalar olduğunu ileri sürerek bu notaları kullanıp 40 saniyelik kasvetli bir şarkı ortaya çıkardı.
  Üç yıl sonra, Vatikanlı araştırmacı Sabrina Sforza Galitzia tablonun matematiksel ve astrolojik işaretlerini, da Vinci’nin dünyanın sonu ile ilgili bir mesaj verdiğine yordu. Galitza, Son Akşam Yemeği’nin, dünyayı silip süpürecek sel felaketin 21 Mart 4006’da başlayıp 1 Kasım 4006’da kıyametin kopmasıyla sona ereceğini işaret ettiğini öne sürer.

Sadece Da Vinci Şifresi’ne ilham kaynağı olmadı elbet. Da Vinci’nin Yehuda için yüzyıllardır uygun bir model aradığı hikâyesi, resmin herkesçe bilinen mitolojik bir yanınıdır. Da Vinci, o modeli bulur bulmaz onun bir zamanlar kendisine İsa figürü için modellik yapan adam olduğunu hemen fark etti. Üzücü olan, yıllarca süren zor yaşam ve günah onun bir zamanlar var olan melek yüzünü mahvetmişti. Bu, etkileyici bir hikâye olduğu kadar aynı zamanda tamamıyla da yanlış bir hikâyedir.
  Bu hikâyenin doğru olmadığını nereden biliyoruz? Birincisi, da Vinci’nin ertelemeci huyundan dolayı Son Akşam Yemeği resmini tamamlamasının yaklaşık üç yılını aldığına inanılır. İkincisi, kendini fiziksel olarak gösteren ruhsal çöküş hikâyeleri varlığını uzun süre sürdürmüştür. Bu süreçte birisi, benzer bir hikaye ile Son Akşam Yemeği’ne ahlaki bir mesaj yüklerken bu mesaja tarihi bir tutarlılık da ekleme çabasına girmiş olabilir.
  Güzel sanatlar ve popüler kültür, taklit ve parodilerle Son Akşam Yemeği’nin çok ekmeğini yemiştir. Buna; 16. yüzyıl yağlı boya reprodüksiyonundan, Salvador Dali, Andy Warhol, Susan Dorothea White ve eserinde çikolata şurubu kullanan Vik Muniz’e kadar birçok örnek verilebilir.
  Son Akşam Yemeği’nin farklı sunumu Mel Brooks’un Dünya Tarihi, Bölüm 1 komedisinde, Paul Thomas Anderson’un Gizli Kusur adlı kara filminde ve Luis Buñuel’in Vatikan tarafından “dine küfür” olarak yorumlanan filmi Viridiana’da görülebilir. Da Vinci Şifresi ve Futurama’da ise olay örgüsünü oluşturmaktadır.
    

  Son Akşam Yemeği, İtalya’da görülmesi gerekenlerden biri olmasına rağmen, bulunduğu manastır büyük kalabalıklar için inşa edilmemişti. Resmin, yalnızca 20-25 kişilik gruplar halinde 15 dakika ziyaret edilmesine izin verilir. Son Akşam Yemeği’ni görmek için en az iki ay öncesinden bilet alınması ziyaretçilere önerilir. Ayrıca uygun kıyafetler giydiğinize emin olun; aksi takdirde manastırın kapısından geri çevrilme ihtimaliniz de var.


Ufacık Bir Not: Bizi Facebook üzerinden takip edebilirsiniz...


Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi