Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!
ÖZGÜRÜZ(?)
"Ben özgürüm!" diyebiliyor musunuz? Özgür değilsiniz. Sadece zincirleriniz uzun.
2 ARALIK 2016
Oyuncağımı Benden Almayın!
Toprağını kaybetmiş bir dünya, yeşilliği solup gitmiş bir orman, yıldızları sönmüş bir gökyüzü... Tüm bunların bir farkı var mıydı oyuncağını kaybetmiş bir çocuktan? Ve 'mutluyum' dedim geceye. 'Ben mutluyum. Bu sefer mutluluğumu benden alamazsın.'
1 Ocak 2017
BEN
âcizliği bu kadar âşikârken başı kumda olanlar.. hey ! sen, siz, onlar..! perdelerin arkasına gizlenenler ! ben sizi görüyorum.
7 Temmuz 2017
Dönüp Dönüp Başa Sarmanın Dayanılmaz Ataleti
Çok güzel metinler okudum sanat, edebiyat adına. Çok güzel müzikler dinleyip, çok güzel resimler izledim uzun uzun. İnsanın ürettiği her şeyin önemli olduğuna her zaman inanmaya devam ettim.
20 Aralık 2016

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Oyun Bu Mu Yoksa Oyun Mu Bu Ataleti

Özlem Ekici

  Tüm bilinçaltı sürgülenmiş gibi olaylarla.Çözemediğimiz her ne varsa geceleri bizden uykumuzu çalıyor. Günü zehir edip, hayata posta koyuyor. Rüyayı hatırlaman bile zor iken, bu kadar bitkin halde nasıl bilmiyorsun olup bitenleri. Gece hepsini bir bir yüzüne vurmayı başarıyor. Bilinçaltıyla bir olmuş seni dört duvar arasında kıstırıyor. Hemde en uyuşuk halinde, uykudayken. Rüya adını verdiğin tüm gördüklerin, unutkanlığa bağışladın. Gece seni tüm korktuklarınla, yalnızlıklarınla, bir amaca ulaştıramadıkların ile baş başa bırakıp, seyre daldı.

   Hiç haberin olmaz, sabahın ışıkları yüzüne vurduğu anda silinip gider gece. Ne olup bittiğini hiç tahmin edemezsin.Belki bir iki gülümseyişle, en tatlı tebessümü orada bulmuşsundur. Ama gerçekten ne oldu orada, bir mesaj mı var? Gelecekle ilgili bir mesaj mı var? Birileri mi geliyor, ne yani her şey olacağına varacak mı? Temiz günlere ulaşıp, bir iki fısıltıya mı mahruz kalacağız sadece. Belki de bir iki fısıltı bizi derinden boğdu, ama deniz kadar ferahlayacağımız günlere de ramak kaldı. Kim bilir ki, kime anlatsam doğruyu söyler ki?

   Aklı kararsızlığa sokan tüm ayrıntılar, tüm boşluklar. Beni deli gibi meşgul eden bu oyunlar, günümü gecemi çalıp bana ne armağan edecekler ki? Hediyesiz geçen günlere kalmışken böylesine neresiydi dönüm noktası? Zamanın içinde kaybolan birisi gibi, yüzme bilmeden sulara dalmak gibiydi. Sanki yavaş yavaş öğrenip de hazırlanıyor gibiydim. Ki bütün zaman bir bilinmeze doğru gebeydi.


16 Ağustos 2017 Çarşamba

Gelişmeler Aşkına #2

Özlem Ekici

Merhaba değerli okuyucu, size birkaç gelişme ile geldim yine.

Bildiğiniz üzere Kalender dergisinde yazıyordum. Öncelikle ondan bahsedelim, çünkü yeni sayısı bomba gibi geliyor. Bu sayı Cemal Süreya konulu, posteri ve ayraç hediyeli yani ayrı bir güzel. Neyse efendiler, dergiye ulaşmanın yollarını şu yazımda bahsetmiştim.
Yazı için tık


Diğer bir konuya gelirsek roportajmerkezi.com ile bir röportajımız gerçekleşti, onu da şuracığa bırakıyorum.
Röportaj için tık

Okul durumuna gelirsek artık hacettepeli oldum. Hayalini kurduğum bölümde okuyacağım.

Peki şu sıralar Levla napıyor derseniz, şöyle ki bol bol dil çalışıyor. Bildiği dilleri geliştirmek için çırpınıyor. Kitaplar okuyor, notlar alıyor, evde yabancı gibi konuşup yaşıyor. :)

Çok da uzatmadan hoş kalın okuyucu. Hep hoş ve umutlu kal. Hoşça kal.

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Neler Oluyor #1: Paü'den Hacettepe'ye

Özlem Ekici

Merhabalar, 

   Dün ÖSYS açıklandı. Takip edenler bilir ben de bu sene onların arasındaydım, sınava tekrar girdim. Okuduğum bölümü bırakıp bir başka bölüme gitmek istedim. Ve sonunda hayallere gidilen yolda ilk adımımı attım. 

   Bildiğiniz üzere Pamukkale Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı okuyordum. Çünkü yine bildiğiniz gibi yazmayı çok seviyorum ve sayısal mezunu olmama rağmen kendimi biraz daha geliştirebilmek için bu bölüme gitmiştim. İki senenin sonunda anladım ki artık hayallerimin peşinden gitmeliyim, bölümümü değiştirdim. Peki neden bu kadar bekledin? diyenleri duyar gibiyim. İnanın edebiyat okurken sadece edebiyat değil birçok konuda bilgi ediniyorsunuz ve ben de bunu istiyordum. Şimdi Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği okuma hayalimi gerçekleştireceğim. Zor bir bölüm diyenleri duyuyorum lakin zor beni hiçbir zaman yıldırmadı, bu kez de yıldıracağını sanmıyorum. Sonuç olarak artık fizikçi bir edebiyatçı olacağım. Kulağa garip geliyor ve ben bunu sevdim her zamanki gibi. Bana şans dileyin dostlar, bu kez hayallerimin peşine düştüm. 

Görüşünceye dek hoş kalın.

6 Ağustos 2017 Pazar

Arkadaşlar, Ölüm ve Çiçekli Fularlar Üzerine

Özlem Ekici
Aslında,

konuşacak mecalimi bir ucuz sandviçe feda ettim camlı bir ofiste.
Bir yere, bir kimseye ve sigaraya, hiç birine, mecalim ve arzum ve şevkim, her ne halt ise işte, yok!

Bir çok sefer bir çok karmaşa içerisinde bulundum, denizde ve karada. Bir şekilde ufku görememek keyif vericiydi. Bir şekilde melankoli filan.. iyiydi dünya. Turuncuyduk, çocuk ve balık kadar. Uzun düşler kısa marlborolar vardı. Dünyaydık bir şekilde dönüyorduk birbirimize bir şekilde rast geliyorduk rast gelinecek yollardan yürüyorduk, çay içiyorduk. 

Şimdi,

çok fazla çok. 
Çok fazla ölüm. Çok fazla eski şarkı. bu aralar çok kullanıyorum çok kelimesini ve artık biliyorum, artık bir daha hiç-bir-şeyin..
yoo hayır bu cümleyi kurmak istemiyorum, birdenbire bir kamyon yükü kuş ölüsü boşalıyor göğsümden sen de bilmiyorsun. 

Anılar İsmail, anılar, gırtlağıma yapışıyor. Yoksa öyle kolay ki bu yaşamak ağrısını taşımak göğsümde yoksa sen bile öyle iyisin ki..

"Ama bir göz yumma anında bir soğuk telefon konuşmasında", uzak kentlerde üzerine boca ettiğin kahkaha zaman bir parfümü apansız bir gökkuşağı gibi, bir beton zemine çakılır gibi duyma, anılar İsmail, yoksa çekip gidebilmek öyle temiz ve kıpırtısız.

....

Boynunda, turuncu çiçekleri olan fular vardı yaşlı amcanın. Gülüyordu. Dünyanın en eski Vespa'larından birini sürüyordu. Yeşil, koyu ormanların içindeki göle giden yolda. Neredeyse bir kuş gibiydi kalbi, yaşlıydı, yakıncacık ölüme, yakıncacık tüm anılara. Gülüyordu. 

Geçip gitti önümden göle doğru. Bir kaç saat bekledim. Bir kaç çok saat daha. İki paket sigara içtim, boynundaki turuncu çiçekli fuları düşündüm, taşlarla kozalakları vurmaya çalıştım, biraz daha bekledim, beklediğimi bilmiyordu, beni hiç bilmiyordu, sormak istiyordum, bir şeyleri, dönmedi. Göle giden yoldan o gün ve o gece boyu kimse..

çok sonra polisler..

Turuncu çiçekli bir fulardı belki de ölmek. 

Ama ben, ellerimi tütünden ve kederden çekip, steril bir hayatı kurma/yıkma arefesinde ben, araftaki, bir elmanın çürük yanındaki..tütünsüzlüğe bunca uzun süre katlanabileceğimi sanmıyorum,. 

İnancım, dağılan bir kötü haber gibi.

....

Gözlerimi kapadığımda öyle yalnızım ki..


Gözlerimi kapadığımda, beyaz çoraplı çocukluğum, gönlü kıran bir kederle gözlerimin içine bakıyor. Canım, bir büyük doğruyu bulabilmek arzusunda. 

...

isyan etmiyorum bunların hiç birisine.

Eski dostların taş plak kadar eskiyip tedavülden kalkmasına
Anılarımızın, yalnızca benim gönlümde bir büyük ağrıya dönüşmesine
Vazgeçemeyişime
Neyden vazgeçeceğimi bir türlü bulamayışıma
Ölüme yaklaştıkça hızla, hızla yalnızlaşmaya
Bilye oynamayı becerememiş çocukluğuma
Bir daha hiç bir kar akşamının öyle içten olamayacağına
Mekik ile bağını elim bir kaza sonucu kaybetmiş astronotlar gibi uzayın derinliklerine doğru savrulan dostluklarımıza
Ve aynama.

.....

Boğuluyorum,
bazen.
Şimdi sarıp yeni baştan..
neyse.



(bu, şimdi, yalnız senin ve yalnız benim bildiği bir şey. Bilirsin
sonra hep sütlü kahve isteyen birileri olur ve bir an, sonra yine hepsi aynı)

4 Ağustos 2017 Cuma

Şurdan İki Kilo Melankoli Tartar Mısın Dayı?

Özlem Ekici

Northern Exposure diye bir dizi izliyorum uzun zamandır. Yeni bişi değil 90'ların başında çekilmiş. Biraz Mahallenin Muhtarlarının Alaska'da çekilen versiyonu gibi. Ama içine felsefe, kızılderililik, 'uzakta olma' sosları eklenmiş. Eğlencesi de dramı da kıvamında. Mahallelinin içtenliği hissiyatı ve insan olmanın getirdiği acizlikler, çaresizlikler, eğlenceler, "-mış gibi göstermeler" hepsi iyi harmanlanmış, tavsiye ederim.

3.sezon idi sanırım, edilen bir laf, beni benden aldı yine:
"Life turns on a dime, and somehow, we muddle through."

  Hayat denen otomobil birden direksiyonunu sertçe çevirebiliyor, şoför uyuyakalabiliyor, şarampole yuvarlanacakmış duygusu verebiliyor. Lastik patlayıp yolda kalabiliyorsun, acil yardım bazen meşgul çalıyor bazen aradığımız yardımlara ulaşılamıyor. Ama her nedense bir şekilde üstesinden gelebiliyoruz. Son anda frene basıyoruz, sakat/ağır yaralı kalabiliyoruz, otostop çekip yola devam da ediyoruz bazen. Zaten üstesinden gelemediğimiz an, biz yokuz ki. Bir yerde okumuştum/duymuştum:
"Ölümden neden korkayım ki: ölüm varsa ben yokum, ben varsam ölüm yok."

  Evet, 'her şeyin üst üste gelme sendromu' neticesinde vardığım kanı bu yönde. Bi şekilde üstesinden geleceğiz. Gelemediğimiz an, zaten endişelenmemiz için bir neden olmayacak... "

  Bütün bunları aklından geçirirken, yazar uyuyakalır. Gördüğü rüya mıdır gerçek mi bilemez. Manavın önündedir sanki, tezgahlara bakar. Siyah tüller, bez parçaları, karga tüyleri, terlikler, meyveler vs... Hepsi simsiyah. Manava sorar:

- Hissiyat kaldı mı elinde acaba?
* Var tezgah altında bi kaç bişi.
- Şurdan 2 kilo melankoli tartar mısın dayı?
* 3 milyonluk olsa olur mu yeğenim?
......

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Zamanın İpeksi Akıntısı

Özlem Ekici
Not: Bu bir iç döküş yazısıdır. 

  İstem dışı arzularla yüzümü buruşturuyorum. Dudaklarım aralanıyor, dudaklarıma merhem? Hayır, bu duvarlarda, bu evde ne bulunur ki? Bir yapboz verdi ellerime, karanlık bir yığını birleştirmemi beklemesi haksızlık değil mi? Çatlaklara yarayan bir kapatıcı buldum sonra, uzattığım kuruntuları avuçlarına aldı duvar. En güzel sahne bu! Kremleniyor duvarım, gereksinim olduğundan satın alınmış bir cümle gibi; sinsi bir dumanmış meğer özlemek...

Çok.

  Bunca zamandır birazcık bozulmuş olmalı yazdıklarım, saklandıkları yerlerden yorgun yorgun iç çekiyorlar. Soğuk, kızgınlar. Bizden gizlediklerin ne diyorlar. Bir şeyler yüzünden kırılmış olmam normal değil mi? Yatağımın üzerinde otururken, bir hazan sabahında, soğuk siyah sabahlığımla mutluydum. Beni öldürmeden önce... vakit çok geç olmadığında, beni bulabileceğin bir zamanda. Kollarından tutup sarsılan biri olmak, biraz sert davrandığını sezip boynunu eğmen. Hava ılık, alnın terlediğinde ellerimi havlun gibi, kullanmanı. Yanımda olmanı, kalçamı yastık olarak kullanmanı, uzanmanı, diş fırçanın rengini, ayakkabılarından önce hangisini giydiğini merak ettim. Duvar gibi,duvar gibi nasıl kalabildiğini. Bana yapbozu beceremeyen kız dediğinde, o yapbozları astığım duvara korlanmış ateşleri koyarken göz bebeklerine bakmak. Bana yer versin diye, güzel bir öyküyü yaşamak. Beslediğim inanç, kaybettiğim güven, zamanın ipeksi akıntısı.

Bir çocuk sevdim sevgili duvar, bak karşı duvarda yüzü asılı.

   Büzülmüş, dizleri düğümlenmiş kollarının arasında, gülüşü. Göğüslüğü açılmış bir erkek gömleğinden çıkan gece patiskası bir sırt. İnce ince kıvırdığı gömleğinin kolları. Bundan birkaç ay önce, sıradan biri değildi ama, o söylemişti bana. "Yıllar sonra." Beyzade bacaklara benzetmeler arıyordu, odamın kapısını açıyordu. Şaşkın şaşkın eşikte duruyor, yatmak için düzenlenmiş, açıklamalarda bulunurken elleri yüzümde, elleri suda. Ellerini suya hapsettim... Gözde olsa, ne fayda.

  Hiçbir varlıktan hoşlanmıyorum bugün, kendi varlığımdan da. Sarı perdeler, ak duvar kaplamalı güneş ışığı hissi yaratabilir mi? Duvar kaplamaları, hep otellerde mi güzel olur? Bembeyaz bir bina, yeni eşyaların ilk sabahında yarı uyanık halleri, sarsıntısız birkaç gecede, bedenimden ayrılıyor. Söyleyemem, hiçbir yapma koku... söylemeyeceğim. Sorma.

Gerçeği sayende gördüm, teşekkür ederim.

  Bir yolcu kadın barınağı, bir köşesinde bavulunu toplamaya çalışan bir adam, hangi kadın bu fotoğrafa gülümseyebilir ki? Yazı masamın üstünde el değmemiş, kurutma kağıtlarımla gülüşünü tamamlıyorum. Açık yaramda esneyen, bana özgün, garip ev sahibi gibi. Yüzünde, gözleri hüzünlü, ben konuşurken, gülmek ya da oynadığı günlerden birinde, küçücük yumruğumu yastığın yüzüne gömüyorum, tükürüğünü yalayarak aceleyle bitiriyor sözünü. Tiyatrolardaki gibi ellerimi alnıma vuruyorum. Her seferinde gözleriyle onaylıyor.

Duvar... Bir çocuk sevdim...
Gülüşüm, dudaklarının arasında saklı.
Duvar, yazık.
Zamanın ipeksi akıntısı akıyor çatlaklarından.








29 Temmuz 2017 Cumartesi

OKUYUN: KÖRLÜK

Özlem Ekici

  Sözde nerelerdeyim yazısından sonra uzun bir süre yazamayacaktım ancak mutlaka yazmam gereken bir kitapla karşılaştım. José Saramago'nun Körlük isimli kitabını okudum, bitirdim birkaç gün önce. Yazarı bu romanıyla tanıdım, iyi ki de tanımışım. Diğer kitaplarını da okuma listeme almış bulunmaktayım. Uzun süredir okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Lafı çok uzatmadan kitaptan biraz bahsedelim. 




Körlük özgün adı Blindless adlı roman  1998 de Nobel Edebiyat Ödülünü de  almış olan   Portekizli yazar José Saramago' nun bir eseridir.

Jose Saramago, bu romanında körlük olgusunu bir metafor olarak kullanmış, kişilere ad vermeksizin liberal demokrasinin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı körlüğe benzeterek bulaşıcı körlük sembolü  ile anlatmak istemiştir.  Körlüğü bir metafor olarak kullanan yazar bu romanında insanların içinde hayvani duyguları ve insani erdemleri başarıyla yansıtmıştır. Roman pek çok dile çevrilmiş , yazarının  Nobel Ödülü almasında büyük bir katkıda bulunmuş,  bakmak ve görmek arasındaki farkı insanlara izah eden bu roman oldukça sevilmiştir.

Romanda körleşme felaketine uğrayan insanların içine düştükleri durum Nazi toplama kamplarında yaşananların durumunu andıran bir yaklaşımla dile getirilmiştir. Körlük R
romanı  özgün adı  Blindless ile  sinemaya da uyarlanmıştır. 

TANITIM BÜLTENİ
   Adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinde, arabasının direksiyonunda trafik ışığının yeşile dönmesini bekleyen bir adam ansızın kör olur. Ancak karanlıklara değil, bembeyaz bir boşluğa gömülür. Arkasından, körlük salgını bütün kente, hatta bütün ülkeye yayılır. Ne yönetim kalır ülkede, ne de düzen; bütün körler karantinaya alınır. Hayal bile edilemeyecek bir kaos, pislik, açlık ve zorbalık hüküm sürmektedir artık. Yaşam durmuştur, insanların tek çabası, ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaktır. Roman, kentteki akıl hastanesinde karantinaya alınan, oradan kurtulunca da birbirinden ayrılmayan, biri çocuk yedi kişiye odaklanır. Aralarında, bütün kentte gözleri gören tek kişi olan ve gruptakilere rehberlik eden bir kadın da vardır. Bu yedi kişi, cehenneme dönen bu kentte, hayatta kalabilmek için inanılmaz bir mücadele verir. Saramago’nun müthiş bir gözlem gücüyle betimlediği bu kaotik dünya, insanın karanlık yüzünün simgesi.

  Körlük, ürkütücü bir roman, beklenmedik bir felaketi yaşayan bir toplumun nasıl çöktüğünün, nasıl bencilleştiğinin ve değer yargılarını yitirdiğinin hikâyesi. Konusunun ürkütücülüğüne rağmen olağanüstü bir şiirsellikle anlatılmış bu unutulmaz roman, usta yazarın belki de en etkileyici yapıtı.
...

Saramago, kendisiyle yapılan bir söyleşide;
"nobel ödülü hakkındaki değerlendirmeniz?" sorusuna
"hayatımda aldığım en büyük ödül karım pilar’dır. işin aslına bakılırsa, en büyük devrim aşktır." yanıtını vermiş yazar.

aynı söyleşide körlük için ise;
"ne düşündüğümü merak ediyorsanız, bu kitapla anlatmak istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. bence körleşmiyoruz. hepimiz körüz. körüz ama bakıyoruz. bakabilen ama görmeyen kör insanlar."  demiş ki ben sırf bu yüzden bile bu kitabı okumayı düşünmüştüm.

Okunması gereken hatta mutlaka okumalısınız diyebileceğim bir eser. Yazarın diğer kitaplarına da bir göz atmalısınız, mesela ben bundan sonra uzun bir süre Saramago okumayı planlıyorum. Filmini de beğendiğimi es geçmeyeyim, izlemenizi öneririm. Son olarak sevdiğim birkaç alıntı ile bitirelim yazımızı.

ALINTILAR

Hiçbir mutluluk sonsuza kadar sürmediği gibi, mutsuzluk da geçicidir.
*
Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz.
*
Zorunluluklar insana mucizeler yarattırır.
*
Felaket herkesin başına aynı anda çöktüğünde bile bazı insanlar ötekilerden her zaman daha kötü koşullarda yaşar.
*
İnsan aklı, kendi yarattığı canavarlara teslim olacak kadar ileri gidebiliyordu.
*
Bakabiliyorsan, gör. Görebiliyorsan fark et.
*
Her şeye egemen olan zamandır, zaman, kumar masasında karşımızda oturan öteki kumarbazdır ve bütün kartlar onun elindedir, bizler ancak yaşam karşılığında o masadan bir şeyler kazanırız, kendi yaşamımız karşılığında.
*
Ölecek olan zaten şimdiden öldü ama o bunu bilmiyor. Ölmeye yazgılı olduğumuzu doğduğumuzdan beri biliyoruz. işte bu yüzden, bir bakıma hepimiz ölü doğmuş sayılırız.
*
Yapacağımız her hareketten önce ciddi olarak düşünmeye başlasak, vereceği sonuçları önceden kestirmeye çalışsak, önce kesin sonuçları, sonra olası sonuçları, sonra raslantısal sonuçları, daha sonra da ortaya çıkması düşünülebilecek sonuçları düşünmeye kalksak, aklımıza bir şey geldiğinde, bulunduğumuz yerde çakılır, hangi yöne olursa olsun bir adım bile atamazdık.
*
Ölüm karşısında hınçların şiddetini ve zehrini yitirmesi beklenir, buna karşın nasırlaşmış kinlerin hiç eskimediği ve bunun kanıtlarına edebiyatta ve yaşamda bol bol rastlandığı ileri sürülür ki bu da doğrudur.
*
Dikkat edilmeyince fark edilmeyen özürler, sözü edilir edilmez göze batmaya başlardı.
*
Hepimizin zayıf anları olur ve ağlama yeteneğimizin olması bizim için sanştır, gözyaşları bizi çoğu kez huzura kavuşturur, ağlayamadığımız bazı durumlarda ölecek gibi oluruz.
*
Kendi ölçeğimizde gerçekleştirebileceğimiz tek mucize, yaşamayı sürdürmektir, şu kırılgan yaşamımızı kırılganlığıyla korumaktır ve buna her doğan gün yeniden başlamaktır, kör olan gözlerimiz değil de yaşamın kendisiymiş gibi, ne yöne döneceğini bilmeyen o imiş gibi.
*
Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, gören körler mi gördüğü halde görmeyen körler.

SON

Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Copyright © 2017